HESABIM
GİRİŞ YAP

Hoşgeldiniz! Hesabınıza buradan giriş yapabilirsiniz.



Yardım
ya da
YENİ HESAP OLUŞTUR

Bilgilerinizi girerek yeni bir hesap edinebilirsiniz.



Mehmet Akif Uzer

Bu haftaki kitap değerlendirme yazısı sevgili Mehmet Akif Uzer'in kaleminden, kendisine kıymetli değerlendirmeleri için teşekkür ediyor ve siz değerli okurlarımızın dikkatlerine sunuyoruz.


19. Yüzyılda Osmanlı Başkenti Değişen İstanbul


      Kitabın giriş kısmı sanki bir tezden çıkmış gibi bir üslupla yazılmış. Kitabın genelinde işlecek planın verilmesi ve birebir iletişime geçilmesi bende bir tez okuyacağım hissini yarattı. Yine kitabın başında bahsedilen Paris’in adeta yok edilip baştan yaratılması daha önceden benim de dikkatimi çeken bir konu olmuştu. Bu yüzden yazıma Paris’in bu hikayesiyle başlamak istiyor ve beni günümüz mimarisinde en çok rahatsız eden durum olan plansızlığın yol açtığı sorunlar ve bu plansızlığın tarihsel ve güncel sebeplerine değinmek istiyorum.


Paris’in 1831’de 750.000 olan nüfusu 1846’da 1 milyonu geçer. Gitgide kalabalıklaşan Paris’te; dar sokaklar, altyapı yetersizliği, konut eksikliği ve ara sıra patlak veren salgın hastalıklar sonucu hayat zorlaşır. Tüm bunlar yaşanırken ,III. Napolyon ülkeye döner ve cumhurbaşkanlığına seçilir. 12 yılını Londra’da geçiren III. Napolyon döndüğü Paris’i hiç beğenmez. Hayali, Paris’i Londra gibi geniş bulvarları, parkları olan bir şehre dönüştürmektir. Haussmann'ı çağıran İmparator III. Napolyon’un isteği bellidir: Eline aldığı haritaya şehri boydan boya kesen üç çizgi çeker. Bu çizgilerden biri, şehri Kuzey’den Güneye, diğer ikisi ise Seine nehrinin iki tarafından şehri Doğu Batı istikametinde böler.Haussmann'ın emriyle, Paris'in bu tarihi, kaotik ve labirent görünümlü merkezinde, aralarında birçok önemli eserin de bulunduğu toplamda 12.000 yapı yıkılır. İşin ilginç yanı, yıkılan yapılar arasında Haussmann'ın kendi evi de vardır. Bu durum sonunda günümüz Paris’inin temelini atar ve büyüleyici bir mimariye sahip şehrin dönüm noktasıdır. Gördüğüm şehirler içerisinde de beni mimari açıdan en çok etkileyen şehir Paris’tir. Bana ülkemizde olmayan, ortak mimari anlayışla yapılmış binaların eksikliğini en çok hissettiren şehirdir.


“Osmanlı hü­kümdarları İstanbul'u çağdaşlaştırmaya çalışırken Avrupa mekânlarını taklit etmeye çalıştılar.”(Çelik, 1996, s.2) Kitapta geçen bu cümle bizim oturmamış mimari anlayışımızın sebebini açıklıyor. XVIII. yüzyılda ortaya çıkan diğer batılılaşma hareketleri de, nizam-ı cedid, taklit yoluyla yapılmaya çalışılmış ve ne yazık ki gayesine ulaşamamıştır. Nizam-ı cedid sadece bir ordu değil, yaratılmaya çalışılan komple bir düzenin adıdır. III. Selim her ne kadar bu düzeni yaratmak için uğraşmış olsa da unutmaması gereken şey bunun da bir taklitten öteye gidememiş oluşudur. Tarihimizde bu denli değişikliklerin taklit yoluyla yapılmaya çalışılmasının başarısızlığının ardında unutulan bir taşınmış kültür gerçeği vardır. Bu kültürü yok saymak hem başarısızlığa hem de yozlaşmalara sebebiyet vermiştir.


İstanbul eski mimarisiyle kendisini Ortadoğu ve Batı şehirlerinden bambaşka bir yere koyar. Baktığımız zaman batı mimarisine örnek olarak gösterilebilecek Botter Apartmanı (19. Yüzyıl sonlarında yapılan ve Osmanlı’da ‘art nouveau’ tarzının ilk yapısıdır), Çiçek Pasajı, Pera Palace vb. Yapılar örnek verilebilecekken, öte yandan ünlü silüetinin yegane eserleri camilerle de İslam Mimarisinin önemli yapılarını aynı çatı altında toplar.


“Mahalle evleri genel­likle bir avlusu veya sokaktan duvarla tec­rit edilmiş bir bahçesi olan, bir veya iki katlı yapılardı .” (Çelik, 1996, s.7) Benim için günümüz mimarisinde eksikliği en çok hissedilen yapılar müstakil ve bahçeli yapılardır. Elbette gelişen toplum ve artan nüfusla birlikte doğan barınma gereksinimi karşılanmak zorunda ancak bu bir plana bağlanıp, var olan yapılar korunarak, en azından bir kısmı, günümüzde var olan yorucu apartman şehirleri olması engellenebilirdi. Bursa’da bundan daha 30 sene öncesine kadar var olan müstakil yapılaşma ve bunun dışında şehrin şu anda büyüdüğü yöndeki eskinin boş arazileri, hiçbir planlamaya tabi tutulmadan apartmanlarla dolduruldu. Bizim mimari anlayışımızdaki en büyük eksiklik, her konuda olduğu gibi, planlama ve buna uyma.


Kent sakinlerinden ve lonca mensuplarından oluşan bir meclisin, işlek bir uluslararası liman kentinin sorunlarına çözüm bulmaya elverişli birikimi ve im­kanları olamayabiliyordu. Dahası kent, ba­ğımsız bir bütçeden yoksundu. Yeni kent yönetiminin yegane geliri, atlar ve araba­lardan alınan . bir vergiydi ve bütçesinin geri kalanı merkezi hükümet tarafından karşılanmaktaydı.”(Rosenthal, 1980, s.37) Burada aslında bu planlamaların neden yapılamadığı yapılsa dahi neden uygulanamadığı gözler önüne güzel bir biçimde serilmiştir. Dönemin güç kaybetmiş Osmanlı’sında oluşturulamayan imkanlar düzensizliği beraberinde getirmiştir. Bu düzensizlik adeta atılan yamuk bir temel gibi günümüz mimarisinin de dengesini bozmuştur.


“Kent tasarımına ilişkin ilk ilkeleri, Tanzi­mat Fermanı'nı kaleme alanlardan biri olan Mustafa Reşid Paşa daha 1836'da belirlemişti.” (Çelik, 1996, s.41) Elbette Osmanlı’da plansızlığın tamamen kol gezdiğinden söz etmek mümkün değildir. Günümüzde de şehir planlamaları yapılmaktadır ancak bunlara uyması gerekenlerin halk olduğunu unutmamak gerekir. Günümüz için konuşacak olursak, planlama dışında kalan yapılara uygulanan cezaların yetersizliği, geçmişten gelen dağınık ve düzensiz yapılaşma günümüz mimarisinin temel problemlerini oluşturmuştur. Hatta ve hatta toplumun tarihe ve mimariye olan saygısızlığı da bu sorunlar içerisinde sayılabilir. Birinci gözden şahit olduğum bir olayla örnek vermek gerekirse, Sümela Manastırı mozaikleri ve kolonları üzerine kazınmış isimler, tarihler vb. işlemeler vahşi, adını sonraki nesillere aktarmak için seçilmiş en saçma yol, toplumumuzun mimariye saygısına en güzel örnektir.

Osmanlı mimarisinde oluşan planlamaların ortaya çıkışının temel sebebi yangınlardır. 1856 Aksaray Yangını sonrası ortaya çıkan Birinci Izgara Planı, Hocapaşa Yangını sonrası ortaya çıkan Islahat-ı Turuk komisyonu ve onların hazırladığı planlar buna örnek verilebilir. Ancak bunlar da şehrin silüetine yönelik değil genellikle altyapı ve yollar üzerine yapılmış planlamalardır. Yapılan planlama sonucu oluşan silüete örnek olarak verilebilecek en güzel yer Pera’dır. 1870 Pera Yangını sonrası yapılan Nazım Planı’yla birlikte İstanbul’da ilk defa benzer ve mimari değeri olan apartmanlar yapılmıştır. Birbirine benzer bir semt dokusu oluşturulmuş ve bu günümüze kadar korunarak benim için sokaklarında gezmesi en eğlenceli iki semtten biridir. Bu semtlerden bir diğeri de Sirkeci’dir.


Köprünün Eminönü ayağında ve sahilde Eminönü-Sirkeci arasında 1850’ler ve 1870’lerde yapılan gümrük binaları ve depolar, Karaköy-Tophane şeridindeki muadilleriyle aynı üslupta yapılmıştı.”(Çelik, 1996, s.118 Burada bahsedilen üslup neoklasik üsluptur.Neoklasizm Antik Yunan ve Antik Roma dönemine ait tarzların yeniden canlandırılmasıyla ortaya çıkan bir mimari akımdır. Bu neoklasik üslupla yapılan binalara baktığımızda, İstanbul’un en çok turist çeken yerleri eden bazıları, Ortaköy Camii, olduğunu görürüz. Baktığımız zaman aslında bütün yazıda anlatmaya çalıştığım plansızlık, planın var olmama durumu değil, bu planın bir üsluba bağlanmamış olmasından kaynaklanmaktadır.


Unutmamak gerekir ki bir şehrin insanını yaşadığı çevre de etkiler. İçinde yaşadığımız günümüz şehirleri ne yazık ki ortak üsluba sahip olmayan, yan yana hızla dikilmiş apartmanlardan oluşmaktadır. Her ne kadar İstanbul kendine has bir silüete sahip olsa da, bu silüetin sebebi de arada kalmışlıktır. Çok geç kalmış olsak da yapılması gereken, şehre ait bir kimlik yaratmak ve bu kimliği korumak olmalıdır. Biz görememiş olsak da umarım bunun önemini anlar ve bir an önce uygulamaya çalışırız.



Kaynakça


Çelik, Z., 19.Yüzyılda Osmanlı Başkenti: Değişen İstanbul,Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, 1998.


Rosenthal, S . The Politics of Dependency, Urban Reform in Istanbul. Westport, Conn., 1980.


Mehmet Akif Uzer


Sayfayı Paylaş :