HESABIM
GİRİŞ YAP

Hoşgeldiniz! Hesabınıza buradan giriş yapabilirsiniz.



Yardım
ya da
YENİ HESAP OLUŞTUR

Bilgilerinizi girerek yeni bir hesap edinebilirsiniz.



Zehra Kelce | İstanbul Medeniyet Üniversitesi – Hukuk

SİNEKLERİN TANRISI

Öz:

William Golding’in Sineklerin Tanrısı adlı eseri, modern edebiyatın en sarsıcı alegorilerinden biri olarak, insanın uygarlık örtüsü altında gizlenen karanlık doğasını açığa çıkarır. Medeniyetin kırılgan perdesi aralandığında, çocukluk masumiyetinin ardında dahi şiddet, iktidar hırsı ve korkunun hüküm sürdüğü görülür. Issız bir adada sıkışıp kalan bir grup çocuğun deneyimi, yalnızca bireysel psikolojilerin değil, aynı zamanda toplumsal düzenin, ahlâkın ve inancın çöküşüne dair bir mikrokozmos işlevi görür. Golding, doğa ile insan arasındaki mücadeleyi değil, insanın kendi içindeki ikili çatışmayı akıl ile içgüdü, düzen ile kaos, iyilik ile kötülük şiirsel bir yoğunlukla işler.

Bu bağlamda roman, sadece bir “hayatta kalma” hikâyesi değil, aynı zamanda uygarlığın kökenine, dinî sembollerin işlevine ve insan doğasının özüne dair felsefi bir sorgulamadır. “Sineklerin Tanrısı”, Tanrı’ya ve kutsala yönelmiş insanın, aynı zamanda kendi karanlığına da tapınabileceğini gösteren çarpıcı bir metafordur. Dolayısıyla eser, edebî düzlemde bir roman olmanın ötesinde, insanlık durumuna dair kalıcı bir uyarı ve eleştirel bir aynadır.

Anahtar Kelimeler:

Çocukların masumiyeti, kötülük teoremi (teodise), kötülük miti, faşizm, iktidarlık, hegemonya, maskeler, sineklerin tanrısı, mercan adası.

 

Abscart:

William Golding’s Lord of the Flies stands as one of modern literature’s most unsettling allegories, unveiling the shadowed essence of humanity concealed beneath the fragile veil of civilization. When the thin fabric of order is torn apart, even childhood innocence proves to harbor violence, fear, and the thirst for power. The ordeal of a group of stranded boys becomes not merely a tale of survival but a microcosm reflecting the collapse of morality, faith, and social order. Golding’s narrative does not merely pit human beings against nature; it renders, with lyrical intensity, the internal conflict between reason and instinct, order and chaos, good and evil.

In this respect, the novel transcends its surface as a survival story, evolving into a profound philosophical inquiry into the origins of civilization, the role of sacred symbols, and the essence of human nature. Lord of the Flies becomes a striking metaphor for the paradox of humankind: while reaching out toward the divine, man is equally capable of worshipping his own darkness. Thus, the work is not only a literary achievement but also a lasting warning and a critical mirror held up to the human condition.

Keywords:

Innocence of children, theorem of evil (theodicy), myth of evil, fascism, power, hegemony, masks, lord of the flies, coral island.

 

 

1.GİRİŞ

“Düşmanınız İblis, kükreyen aslan gibi dolaşır; yutacak birini arar.” (1. Petrus 5:8) diyen Kutsal Kitap, kötülüğü insanın özünde değil, dışarıdan gelen bir kuşatma olarak resmeder. İnsan, masumiyetini koruması gereken, dışarıdan gelen bu baştan çıkarıcı güce karşı sınanan bir varlıktır. Ancak William Golding’in Sineklerin Tanrısı romanında bu kadim öğreti tersine döner. Golding’in ıssız adasında, karanlık dışarıdan gelmez; bilakis, çocukların masum kalplerinden, korkunun ve iktidar hırsının uğultularından doğar.

Bu metin, Cennet Bahçesi'nden kovulmuş bir modern Adem'in hikayesi gibidir. Ancak burada yılan, elmanın peşinde dolanan dışsal bir figür değil, adanın sakinlerinin ta kendisidir. Toplumsal düzenin kuralları ve ahlaki pusulanın yokluğunda, yüzeydeki medeniyet cilası dökülmeye başlar ve altından ilkel bir vahşet, bir kaos ve yıkım arzusu belirir.

Atom savaşının gölgesinde güvenilir bir bölgeye götürülmek üzere bindirilen altı ila on iki yaş arasında olan İngiliz erkek çocuklarının, uçakları saldırıya uğraması sonucu ıssız bir adaya düşmelerini konu edinir.

Kitap, başlangıcını okuyanlar tarafından ıssız ve hoş bir adada geçen, çocuklar için ele alınmış ayrıca konusunun benzerliği ve karakter adlarının bu benzerliği pekiştirmesi istenmişcesine aynı seçilmiş olması sebebiyle Ballantyne’nin yazdığı Mercan Adası kitabının modern uyarlaması zannedilir ancak Golding John Carey’e verdiği biyografi yazısında Ballantyne’in Mercan Adasını saf bir iyimserlik ve duygusallıkla ele aldığını ayrıca kendine hoş bir alaycılıkla kendisinin gerçekçi ve ‘Tersine yazılmış bir Mercan Adası’  yazdığını belirtmiştir.

Sineklerin Tanrısı’nda gördüğümüz ıssız ada yeryüzünün cennetlerinden biridir. Çocuklar da bu adanın, okudukları Mercan Adası’na çok benzediğini söylerler. Ne var ki çocuklar cenneti andıran bu adayı her açıdan cehenneme çevireceklerdir.

Mina Urgan’ın da dediği gibi nasıl ki Moby Dick’i sadece bir balina avı öyküsü ya da Hamlet’i sadece öç alma tragedyası saymak ne denli yanlışsa Sineklerin Tanrısın’nda çocuklar için yazılmış bir serüven saymak o denli yanlıştır. Bu kitap bir roman değil gerçekçi şekilde yazılmış simgelerle yüklü olan bir öyküdür.

 

2.YAZAR’IN HAYATI

William Golding 1911 yılında İngiltere’de doğmuştur.  Önce fen bilimleri sonra da İngiliz edebiyatı okuyarak Oxford Üniversitesini bitirdi.

Oxford'dan mezun olduktan sonra kısa bir süre tiyatro oyuncusu ve yönetmeni olarak çalıştı, şiir yazdı ve ardından öğretmen oldu. İngiltere'nin II. Dünya Savaşı'na girmesinden bir yıl sonra, 1940'ta Golding, Kraliyet Donanması'na katıldı ve burada bir roketatarın komutanlığını üstlendi ve Normandiya Çıkarması'na katıldı.

Golding'in II. Dünya Savaşı'ndaki deneyimi, insanlığa ve insanoğlunun yapabileceği kötülüklere bakış açısını derinden etkiledi. Savaştan sonra Golding öğretmenliğe geri döndü ve roman yazmaya başladı. İlk ve en büyük başarısı, yirmiden fazla yayıncının reddetmesinin ardından hem İngiltere'de hem de Amerika Birleşik Devletleri'nde çok satanlar listesine giren Sineklerin Tanrısı (1954) ile geldi.

Sineklerin Tanrısı ile elde ettiği popüler ve eleştirel başarıyı hiçbir zaman yakalayamasa da , hayatının geri kalanında saygın ve seçkin bir yazar olarak kaldı ve 1983'te ‘Bugünün dünyasında insanlık durumunu aydınlatan’ romanlarıyla Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü. Yirminci yüzyılın ikinci yarısının en beğenilen yazarlarından biri olan Golding, 1993'te vefat etti.

 

3.MERCAN ADASI’YLA BENZERLİK VE FARKLILIKLARI

William Golding Sineklerin Tanrısı (1954) romanını R. M. Ballantyne’in Mercan Adası romanına anti-tez oluşturmak amacıyla ele almıştır (1857). Bu bölümde iki kitap arasındaki benzerlik ve farklılıklar incelenecektir.

Her iki romanda da bir grup İngiliz çocuk tropik bir adada medeniyetten yalıtılmış hâlde hayatta kalmaya çalışır. Kahramanların yaş seçimleri birbirine yakındır; ergenliğe yaklaşan ya da yeni ergenlik çağındaki çocuklar, adada kendi düzenlerini kurmak durumunda kalır.

Kahramanların adları da iki eser arasında dikkat çekici paralellikler taşır. Mercan Adası’nda öne çıkan karakterlerden biri “Jack” iken, Sineklerin Tanrısı’nda aynı adı taşıyan Jack, düzeni yıkan ve barbarlığın sembolüne dönüşen figürdür. Benzer şekilde Ballantyne’ın Ralph’i çalışkan, uyumlu ve medeni bir çocuğu temsil ederken, Golding’in Ralph’i de başlangıçta düzenin sembolü olsa da zamanla otoritesini kaybederek kaosun içinde savrulur.

Bununla birlikte iki romanın ada tasvirleri, insan doğasına dair zıt görüşleri yansıtır. Ballantyne’ın adası, cennetvari bir mekân olarak çocukların işbirliği ve çalışkanlıkla düzen kurabildiği bir alan iken, Golding’in adası kısa sürede kaosa sürüklenir; korku, iktidar hırsı ve şiddet, çocukların iç dünyasındaki karanlığı açığa çıkarır. Böylece Ballantyne insanın özünde iyi olduğuna dair Viktorya dönemi romantizmini yüceltirken, Golding aynı sahneyi insan doğasının bozulabilirliği ve kötülüğün içsel kaynağını sergilemek için kullanır.

 

4.KARAKTERLER VE PSİKOANALİZLERİ

Bu bölümde karakterlerin fiziksel özellikleri, gelişimleri ve kitapta simgeledikleri anlamlar detaylıca inceleneceklerdir. Karakterler Freud’un id, süperego ve ego kavramlarına göre ele alınacaklar ve Jung’un arketiplerine göre değerlendirileceklerdir.

 

4.1.1.Ralph

Kitapta iki doğuştan lider karakteri vardır. Bunlardan ilki Ralph’tır. Ralph atletik, zeki, iyi huylu ve karizmatiktir, 12 yaşında olmasına rağmen yaşına göre çevik vücudu vardır, tipik bir İngiliz fenotipi taşımakta ve güreşçileri andıran bedeniyle dikkatleri üstüne çekmektedir. Babası deniz kuvvetlerinde binbaşı olduğu için kendisini kurtaracağına inanmaktadır.

Kitabın başlarında Ralph bu ıssız adada yetişkinlerin baskılarından uzak hoşça vakit geçirebileceği için oldukça mutludur.

‘Bu güzel yerde çok eğleneceğiz.’ (s.36)

Ada’da olduklarını kimsecikler bilmediğinden adadaki diğer çocukları bulup, acil bir toplantı yapıp, kişilere görev dağılımı yapmaları gerektiğini düşünür.

Domuzcuğun önerisiyle denizminaresi biçimindeki deniz kabuğunu sudan çıkarıp boru gibi üfleyerek diğer çocukları toplantıya çağırır. Deniz kabuğuyla ses çıkarıp diğer çocukları topladığı için çocuklarca oylama sonucu Ralph önder seçilir.

 

4.1.2.Ralph ve temsil ettikleri

Ralph, düzenin, medeniyetin ve üretken liderliğin temsilcisidir. Diğer çocukların çoğu başlangıçta oyun oynamak, eğlenmek ve işten kaçınmakla ilgilenirken, Ralph kulübeler inşa etmenin ve kurtarılma şanslarını en üst düzeye çıkarmanın yollarını düşünür.

Ralph kitap boyunca medeniyetin simgesi ateşi yakmayı ve canlı tutmayı amaç edinir. Ateş medeniyetken, Ralph’ın denizminaresi biçimindeki deniz kabuğunu seçimle lider olarak taşıması ve bu kabuğu tutanın söz hakkına sahip olması demokrasiyi simgeler.

 

4.1.3.Ralph ve Gelişimi

Romanın ilk bölümlerinde Ralph, kana susamışlık ve vahşilik olarak tanımladığı temel içgüdülerin neden diğer çocuklar tarafından benimsendiğini anlamlandıramaz. Roman ilerledikçe Ralph’ta etin tadına duyduğu özlem ve öncesinde sahip olduğu aidiyet duygusunun eksikliğinden tüm çocukların içinde bulunduğu bu vahşete dahil olur. Ralph, kitap boyunca bu vahşetin onu ele geçirmemesi için büyük mücadele verir ancak Jack'in ziyafetinde çılgınlığa kapılarak grubun kenarında dans ederken Simon'ı öldürenlerden olur.

Ralph tüm insanlarda olduğu gibi kendi içinde var olan kötülüğü görmezden gelmeye çalışır ancak Simon’ın öldürülüşünde oynadığı rolden kaçamaz. Ralph'ın öyküsü yarı trajik bir şekilde sona erer. Kurtarılıp medeniyete geri dönmesine rağmen deniz subayını görünce insanların sahip olduğu kötülüğün yükleriyle ağlar.

 

4.2.1.Jack Merridew

Kitaptaki iki doğuştan liderin bir diğeri Jack’tir. Jack Ralph’e karşı anti-kahraman özellikleri taşır. Ralph eşitlik ve sevgi temelli bir önderlik yapmak ister Jack’se zorbaca ve kötülüğe yönelik bir önderlik yapmak ister.

Jack fiziksel olarak oğlanların en uzun boylularındandır, güçlü yapılı, kumral kızıl saçlı, çilli ve mavi gözlüdür ve fiziksel olarak çekici olmadığı betimlenir oysa Ralph bedeniyle de dikkat çekmektedir.

Merridew Katolik bir kilisenin korosunda şarkı söyleyen çocukların başıdır. Koro üyelerinin kendilerine özgü gümüşle süslü dört köşe şapkalar, üstüne gümüş bir haç işlenmiş, yerlere kadar uzun kapkara pelerinleri vardır. Koro üyeleri tıpkı askerler gibi ikişer ikişer ve düzenli adımlarla yürürler.

 

4.2.1.Romanın Başında Jack

Jack oybirliğiyle şef seçilen Ralph’a karşı çıkan tek kişidir. Jack’in diktatörce hareketlerinin tohumları kitabın en başında sezdirilir. Koro üyelerine sıcaktan ve açlıktan bitkin oldukları halde oturma izni vermeyerek sözünü dinlettirmektedir.

‘canından bezmiş koro üyeleri, söz dinlemeyip sıraya girdiler, sallana sallana durdular güneşin altında. Ancak birkaçı, hafif bir sesle karşı çıkmaya yeltendi:

‘Ama Merridew .. Ne olur Merridew… Biz…’

Derken, çocuklardan biri yüzükoyun kuma kapaklandı ve sıra bozuldu.’ (s.17.)

Koro üyeleri Jack’in bir nevi askerleridir. Ralph yaptığı toplantısında yetişkinlerce bulunabilmeleri için adanın en yüksek noktasına ateş yakma kararı alır. Bu karar adadaki çocuklarca ortak alınmıştır ve ateşi harlı tutma görevi Jack’in koro üyelerine verilmiştir.

Jack, takıntı seviyesinde et yiyebilmek ve domuz avlamak istemektedir. Ralph, Simon ve Jack ile çıktıkları keşif turunda Jack sürüngen bitkilere takılıp kalmış domuz yavrusunu öldürmek istese de öldüremez bu durum daha çocukluk masumiyetini yitirmediğinin ve adadaki savaşın başlamadığının metaforudur.

 

4.2.2.Çocukluk Masumiyetinin Yitiriliş Anı

Yavru domuzu öldürememek Jack’in av isteğini daha da sapkınca arzulamasına sebep olur. Jack ateşle görevli koro üyelerini avcılığa götürür. Av sürecinde Jack yüzüne kilden, çamurdan boyalar sürerek içindeki canavarı maskeler ve domuzu öldürür bu saniyelerde artık Jack’in ve koro üyelerinin çocukluk masumiyetlerini yitirilişlerine şahit oluruz.

 

4.2.3.Av’ın Bedelleri

Jack ilk avından eli dolu dönmüştür ancak bunun bedeli olarak ateş sönmüştür. Ateşin söndüğü esnalardaysa gemi geçmektedir. Gemi kurtuluşun habercisi durumundayken. Geminin gidişiyse adada yaşanacakların simgesidir.

‘Dünya, ne olduğu bilinen dünya, yasalara uyan dünya, kaymak üzereydi. Eskiden şu vardı, bu vardı; ama şimdi… Gemi de gitmişti.’ (s.107.)

Jack ile Ralph’ın ilk büyük ayrışmaları burada başlar Ralph medeniyetin simgesi ateşi diri tutmak isterken Jack savaşın habercisi avcılığa çıkmak ister.

 

4.2.4.Akıl ve Rasyonalitenin Yıkılmaya Başlaması

Jack Ralph’a o an kafa tutamadığı için domuzcuğu döver, gözlüğünü kırar bu durum aklın ve bilimin ilk yitiriliş anlarıdır. Bu olaydan sonra adada hiçbir şey aynı olmayacaktır.

‘Neyiz biz? İnsan mı? Yoksa hayvan mı? Yoksa vahşiler mi? Büyükler ne diyecekler bizler için? Basıp gidiyoruz… Domuzlar avlıyoruz… ateşi söndürüyoruz… Şimdi de bu…’ (s.108.)

Adada patlak veren korku hali çocukların kalplerine işlemeye başlar. Jack bu korku halinin içinde ava çıkarak ‘Biz güçlüyüz, biz ava gideriz… Eğer bir canavar varsa, biz onu yakalarız. Çevresini sararız, vururuz, vururuz, vururuz!’ gibi söylemlerle çocuklara gereken güven hissini sağlar.

Jack kendini maskeleyerek domuz  öldürdükçe çocuksuluğun masumiyeti yerini faşistçe bir zalimliğe bırakır. Leigh Lodson Jack’i mini hitler olarak tanımlar. Jack Ralph’la olan canavarın varlığı tartışmasında kuralları ve demokrasinin simgesi deniz kabuğunu yok sayarak orayı terk eder.

‘Ralph’a göre, aklın egemenliği böylece çöküvermişti: Korku, canavarlar, ateşin her şeyden önemli olduğu konusunda genel anlaşmaya varılamaması…’ (s.105.)

 

4.2.5.İktidarlığın Kazanılması

Tam bu kırılış anıyla kitabın ikinci kısmı başlar ve Jack Merridew’in iktidarlığı hüküm sürülür. Çocuklar bir bir Jack’in ziyafetine katılmaya başlarlar. Jack artık adaya egemen olmuştur kendisine katılan tüm çocuklara korkmadan işkence yapmaya başlamıştır. Kendi kurallarını koymaya başlamış, kendisine katılan çocuklarında benliklerini silmelerini istercesine onlarında yüzlerini boyamıştır. Ralph’ın kurallarını açıkça reddetmiş ve medeniyetin temsili Ralph’a ölüm kararı çıkartmıştır. Jack artık canavarın kendisine dönüşmüştür.

 

4.2.6.Kuralların ve Geri Kalan Her Şeyin Yıkımı

‘Kurallar!’ diye bağırdı Ralph. ‘Kuralları bozuyorsun!’

‘Kimin umrunda?’

Ralph, tüm aklını başına topladı:

‘Kurallardan başka bir şeyimiz yok ki bizim!’

Ama Jack, avaz avaz bağırıyordu:

‘Kuralların cehenneme kadar yolu var! Biz güçlüyüz… Biz ava gideriz… Eğer bir canavar varsa, biz onu avlayıp yakalarız. Çevresini sararız, vururuz, vururuz, vururuz!...’ (s.109.)

Kurallar çocukların birbirlerine karşı olan sınırlarını da belirler. Jack kitabın başında kuralların dışına çıkmaktan çekinir ancak barbarlaştıkça kuralları çiğnemeye başlar. Canavarın varlığı ve düşüncesi çocukların kalplerinde karanlığın tohumlarının büyümesine sebep olur. Çocukların kalplerinde karanlık arttıkça kurallar daha çiğnenebilir ve yıkılır hale gelir. Kuralların yıkımıyla barbarlık adımları başlamıştır.

 

4.3.1.Domuzcuk

Kitap boyunca Domuzcuğun adını hiçbir zaman bilemeyiz. Şişmanlığından ötürü geldiği yerde çocuklar tarafından ona takılan bir takma addır. Domuzcuk, yalnız şişman değildir ‘astım’ dediği hastalığa sahiptir ve hayal gücünden yoksun görüşleri vardır. Kimse açıkça konuşmasada büyük çocuklar arasında yeri yoktur. Domuzcuk onlardan biri sayılmaz. Bunun nedeni astım ve şişkoluğu dışında aşağı tabakadan gelen şivesi, gözlüğü, el işi gerektiren işlerden kaçınmasıdır.

 

4.3.2.Domuzcuk ve Bilim Işığı

Domuzcuk çocuklar arasında en zeki olan kişidir. Kitaptaki rolü, aklı ve bilimi simgelemektir. Kitabın en başında toplantı fikrini ortaya atan ilk kişidir çünkü bir adada mahsur kaldıklarını ve kimseciklerin onlardan haberdar olmadığını bilir bu sebeple kurtarılmazlarsa adada ölünceye dek kalacaklarının farkındalığına erkenden sahiptir.

Ralph’a en başından beri akıl verir. Denizminaresinin üflenebilen bir şey olduğunu bilir ve bu şekilde çocukları toplamaları gerektiğini düşünür. Listeler yapmak ister ve barınaklarla ateşin gerekliliğini savunur. Bilimin ışığında güneş saati yapmak ister ancak Ralph tarafından gereksiz bulunur.

 

4.3.3.Domuzcuk ve Ralph Dinamiği

Ralph kitabın başlarında Domuzcuk’a önem vermez hatta onu hor görenlerdendir. Olaylar geliştikçe, şefliğin altında ezilen Ralph Domuzcuk’un değerini anlar.

‘Domuzcuk düşünebiliyordu. O şişko kafası adım adım ilerleyebiliyordu… O gülünç bedeninde bir beyin vardı.’ Ralph kendisinin düşünme yeteneğinde yoksun olduğunun farkındadır. Domuzcuk ise düşünebilme kabiliyetine sahiptir bu sebeple Ralph Domuzcuğa değer vermeye başlar. Domuzcuğun çalınan gözlüğü için Jack’le kavga etmeyi göze alır.

 

4.3.4.Ateş’in Sahibi

Domuzcuk kitaptaki birçok şeyin temelini simgeler. Medeniyetin ve çağdaşlığın simgesi akla sahiptir ayrıca ateş yakmak için temel gereksinim olan gözlükte kendisindedir. Ateş’in gerçek sahibi gözlüğünden ötürü kendisidir. Ateş egemenlik kapma savaşında simge görevi görür. Ateşe sahip olmak için Domuzcuğun gözlüğünün çalınması aklın kör edilişi, aklın ve mantığın adada kalmadığının metaforudur.

Jack daha öncesinde de Ralph’a saldıramadığı için Domuzcuk’ un gözlüğünün tek camını kırmıştır bu şekilde adada çöküşün başladığının çanları çalınmıştır. Jack ve yandaşlarının gemiler için yakılan ateşin domuz pişirilmesi için gece baskınıyla gözlüğü elde etmeleri, çağdaş topluluğun yıkılarak barbarlığın hakimlik sürmeye başladığının metaforudur.

 

4.3.5.Önseziler

‘Birinden korkunca ondan nefret edersiniz ama boyuna da düşünüp durursunuz onu. Kendi kendinizi aldatırsınız; aslında kötü değildir dersiniz. Ama onu görünce, tıpkı nefes darlığına tutulmuş gibi olursunuz, soluk alamazsınız. Sana bir şey söyleyeyim mi? O senden de nefret ediyor, Ralph…’ (s.111.)

Domuzcuk, çocukların korkunçluğunu, olacakları gerçekçi bir gözle görür. Olacakları önceden sezimler. Domuzcuğun bu sezgileri Simon’ın sahip olduğu gibi kehanete dayalı değil tıpkı bilimin ışığı gibi mantığa ve gerçekçiliğe dayalı çıkarımlardır.

 

4.3.6.Demokrasinin Korunması

Domuzcuk kitabın başından sonuna kadar demokrasinin simgesi olan denizminaresini korumaya çalışır. Ralph eline aldığında ona çalmasını öğretir ve kendi aralarında kurdukları meclisi andıran toplantılarda kendisine söz verilmediğinde denizminaresi ile söz almaya çalışır.

Denizminaresinin varlığı Domuzcuk için bir varoluş simgesidir. Sesi bastırılan Domuzcuk bu simgesel kabuk elinde olmadıkça çocuklar arasında yer edinemez. Domuzcuk tek aklı ve bilimi korumakla kalmaz demokrasinin de koruyucusudur. Bu sebeple bu denizminaresinin onu koruyacağına inandığı Ralph’ta bulunmasını ister.

 

4.3.7.Trajik Sonu

Domuzcuk’un ölümü, romandaki en dramatik anlardan biridir. Roger’ın ittiği kaya Domuzcuk’un başını parçalar.

Simon’un ölümü topluluğun şiddet eğilimiyle açıklanabilirken, Domuzcuk’un ölümü bilinçli bir şiddet eylemidir. Bu an, aklın ve düzenin vahşet karşısında kesin bir şekilde ezilişini gösterir.

Ölümünün ardından kalan deniz sahnesi, Simon’daki gibi kutsal bir arınma taşımaz; aksine demokrasinin de simgesi olan denizminaresinin aynı anda kırılmasıyla bilimin, mantığın ve uygarlığın yok oluşunu haber verir.

 

4.4.1.Simon

Simon başından beri sessiz, içe dönük, yardımsever bir çocuktur. Diğerlerinden farklı olarak yalnız kalmayı tercih eder; bu tercih onun ruhsal derinliğinin ipuçlarını verir. Simon’un içe dönüklüğü pasiflik değil, içsel bir görme yeteneğidir. O, yalnızlığında doğayı kucaklar, güzellikleri fark eder ve sembolik anlamda “doğruyu gören” kişi olur.

 

4.4.2. Doğa ile İlişkisi ve Ruhsal Saflığı

Simon’un diğer çocuklardan ayrıldığı en belirgin nokta, doğayla kurduğu bağdır. Ormanda kendisine küçük bir sığınak kurar, yaprakların ve çiçeklerin arasında huzur bulur. Simon bir tür mistik ya da peygamberî bir kişilik taşır. O, doğanın saflığını içselleştirmiş, kaostan uzaklaşarak hakikati sezmiş bir figürdür.

 

4.4.3.“Sineklerin Tanrısı” ile Karşılaşma: Hakikatin Görülmesi

Romanın en kritik anlarından biri, Simon’un halüsinatif biçimde “Sineklerin Tanrısı” ile karşı karşıya gelmesidir. Çocukların korku nesnesi olan “canavar”ın aslında kendi içlerinde, insanın doğasında bulunduğunu Simon kavrar. Bu sahne, romanın alegorik merkezini açığa çıkarır:

 

“Sineklerin Tanrısı ona fısıldadı: ‘Canavar senin dışında değil. Canavar sensin. Herkesin içinde.’” (s. …)

 

Bu içsel vizyon, Simon’u romanın “hakikati bilen” karakteri yapar. Ancak onun bilgeliği, topluluğun korku ve cehaleti karşısında duyulmaz kalacaktır.

 

4.4.4. Simon’un Ölümü: Masumiyetin Kurbanı

Simon’un trajedisi, bilgiyi ve hakikati paylaşmak üzere çocukların yanına koştuğunda yaşanır. Ölü paraşütçünün “canavar” olmadığını anlamış, gerçeği açıklamaya gelmiştir. Ancak çocuklar, vahşi danslarının ve korkularının etkisiyle onu canavar sanarak öldürürler:

 

“Çocuklar vahşi bir çığlıkla üzerine atıldılar; dişleri ve tırnaklarıyla saldırdılar. Simon’un çığlığı dalgaların gürültüsünde kayboldu.” (s. …)

 

Bu sahne, masumiyetin toplu histeri ve şiddet tarafından nasıl kurban edildiğinin en çarpıcı örneğidir. Simon’un ölümü, insanlık tarihindeki peygamberlerin, bilge kişilerin ya da masumların kalabalık tarafından taşlanmasının alegorik bir izdüşümü gibidir.

 

4.4.5. Simon’un Trajik İşlevi ve Romanın Teması

Simon’un ölümü, romanın dönüm noktasıdır. Onun yok oluşuyla birlikte Ralph ve Domuzcuk’un temsil ettiği düzenin umutları da zayıflar. Masumiyet ve bilgelik, vahşetin ve korkunun ellerinde yok olur.

 

4.4.6. Simon’un İsa’yı Temsil Etmesi ve Alegorik Boyut

Simon’un karakteri, yalnızca içsel bilgelik ve doğa sevgisiyle değil, aynı zamanda açıkça Hristiyanlık motifleriyle de okunabilir. Golding, çeşitli röportajlarında ve yazılarında Simon’un İsa’yı andıran bir “Mesih figürü” olarak düşünülebileceğini belirtmiştir.

 

Bu bağlamda Simon’un doğaya çekilişi, yalnızlıkta hakikati görmesi ve sonunda kalabalığın şiddetiyle öldürülmesi, Yeni Ahit’teki İsa figürünü çağrıştırır.

 

Simon’un ölümü özellikle bu bağlamda çarmıha gerilme alegorisiyle örtüşür. O, gerçeği açıklamak için çocukların yanına gelir: “Canavar dışarıda değil, bizim içimizde” gerçeğini göstermek ister. Ancak kalabalık, cehalet ve korkunun etkisiyle onu “canavar” sanarak öldürür.

 

Bu, hakikati dile getiren azizlerin ya da peygamberlerin tarih boyunca uğradığı şiddetin simgesel bir yansımasıdır.

 

Peter Green, bu noktayı şu sözlerle özetler:

“İnsan suçluluğunu, korkularını, tabularını besler ve basit gerçeği söyleyerek onu yükünden kurtarmayı teklif eden herhangi bir azizi veya kurtarıcıyı çarmıha gerer.”

 

Nitekim Green’in de işaret ettiği gibi, Sineklerin Tanrısı’nın en önemli mesajı, kötülüğün dışsal bir güç değil, insanın kendi içinden doğan bir gerçeklik olduğudur:

“Kendi cehennemini, kendi şeytanlarını yaratan insandır; kötülük onun içindedir.”

 

Bu görüş, Milton’un Kayıp Cennet eserindeki şu temel düşünceyle yankılanır:

“Zihin kendi mekanıdır ve kendi başına Cehennemden bir Cennet, Cennetten bir Cehennem yaratabilir.”

 

Simon’un ölümü, tam da bu mesajın somutlaşmasıdır. O, kurtarıcı bir figür olarak kalabalığı hakikate çağırır, ancak bu hakikat grup tarafından reddedilir ve şiddetle bastırılır. Böylece Golding, hem İsa benzeri bir figürün trajik kaderini yeniden sahneye koyar hem de insan doğasındaki karanlığı teşhir eder.

 

4.5.1.Roger

Roger, adadaki en uzun boylu çocuktur diğer çocuklardan farklı daha derin bir kötülüğün sembolü olarak karşımıza çıkar. İnsandaki şiddet ve zalimliğin hiçbir dış zorlamaya ihtiyaç duymadan ortaya çıkabileceğini gösterir.

 

4.5.2. Roger’ın Başlangıçtaki Rolü ve Belirsizliği

Romanın başlarında Roger, sessiz, gözlemci ve çekingen bir karakterdir. Çocuklar arasında baskın bir figür değildir. Ancak bu sessizlik, içinde taşıdığı karanlığın bir işareti gibidir. İlk olarak küçük çocuklardan birine taş atarken tanırız onu:

“Roger, küçük çocuğa taşlar fırlattı ama her seferinde bilinçsizce etrafına görünmez bir daire çiziyor, taşları bu dairenin dışına atıyordu.” (s.69)

‘Roger’in eski yaşantısına bağlı ve gözle görülmediği halde henüz güçlü kalan kesin yasaklar, bu alanda egemendi. Analar babalar, okullar, polisler, yasalar, çömelen küçüğü korumaktaydı. Roger’in varlığından haberi olmayan, yıkılıp giden bir uygarlık, Roger’in kolunu koşullandırıyordu hala.’ (s.70.)

Bu sahne önemlidir çünkü Roger’ın kötülüğü, başlangıçta hâlâ medeniyetin kalıntıları tarafından dizginlenmektedir. İçinde şiddet vardır ama toplumun görünmez otoritesi onu sınırlar.

 

4.5.3. Roger’ın Karanlığa Teslimiyeti

Roman ilerledikçe Roger, bu görünmez sınırların çözüldüğünü fark eder. Artık onu engelleyen hiçbir şey yoktur. Bu farkındalık, onun şiddet eğilimini serbest bırakır. Jack’in çetesine katılarak sadistçe işkenceler yapmaya başlar. Domuzcuk’un ölümüne giden süreçte Roger, taşları artık bilinçsizce değil, tam hedef gözeterek fırlatır.

“Roger, omzundaki dev kayayı tüm ağırlığıyla itti. Kayalık yuvarlandı, hızlandı ve Domuzcuk’un üzerine düştü.” (s. 201)

Bu an, Roger’ın “saf kötülük” figürü olarak doruğa ulaştığı andır. Burada ne korkunun ne de yanlış anlaşılmanın payı vardır; eylemi bilinçlidir, sadisttir ve telafisi olmayan bir sonuç doğurur.

 

4.5.4. Roger ve Saf Kötülük Alegorisi

Roger, Golding’in kötülüğün kaynağına dair felsefi sorusuna en uç cevabı verir. Jack’in iktidar hırsı bir açıklamaya bağlanabilirken, Simon’un masumiyeti inançsal bir anlam taşırken, Roger’ın şiddeti hiçbir “dışsal neden”e bağlı değildir. Onun sadizmi, insan doğasının en karanlık yüzünü temsil eder.

Roger’ın kişiliği bu açıdan Dostoyevski’nin Cinler’inde Şigalyev veya Suç ve Ceza’daki Svidrigaylov gibi, kötülüğü “keyif için” icra eden figürleri çağrıştırır. Golding’in mesajı nettir: Medeniyetin çerçevesi kalktığında, Roger gibi insanlar toplumun üzerine korkunç bir şiddet salar.

4.5.5. Roger’ın Şiddetten Cinsel Haz Alışı

Jack’in önderlik ettiği av sahnesinde dişi domuzun öldürülmesi, romanda şiddet ile cinselliğin en çıplak biçimde iç içe geçtiği andır. Çocukların domuzun üzerine çullanışı, kan ve çığlıkların arasında hissettikleri taşkın sevinç, yalnızca hayatta kalma içgüdüsüyle açıklanamaz. Bu sahne, bastırılmış cinsel dürtülerin şiddet yoluyla açığa çıkışıdır.

Özellikle Roger’ın davranışı bu noktada simgeseldir:

“Roger, mızrağını hayvanın makatına sapladı; çocuklar kahkahalarla çığlık çığlığa bağırıyor, çılgınca eğleniyorlardı.” (s. 171)

Bu tasvir, Roger’ın yalnızca öldürmekten değil, kurbanı aşağılamaktan, onun üzerinde egemenlik kurmaktan ve bu eylemi cinsel çağrışımlarla gerçekleştirmekten haz aldığını gösterir. Bu, sadizmin en uç biçimidir: başkasının acısını yalnızca görmek değil, ondan erotik bir haz almak.

Golding burada, uygarlığın çözülüşüyle birlikte bastırılmış cinselliğin ve şiddetin nasıl birleştiğini gösterir.O, kötülüğü yalnızca icra etmez; kötülüğü bir zevk ve kutlama nesnesi haline getirir.

 

4.5.6. Roger’ın Simon ve Domuzcuk ile İlişkisi

Simon ve Domuzcuk’un ölümleri, romanın merkezinde kötülüğün farklı yüzlerini açığa çıkarır. Simon’un ölümü, kalabalığın körleşmiş şiddetinden doğar; Domuzcuk’un ölümü ise Roger’ın saf kötülüğünden kaynaklanır. Böylece Golding, kötülüğün hem kitlesel histeride hem de bireysel sadizmde vücut bulabileceğini gösterir.

 

4.6.1.Sam ve Eric

Romanın yan karakterlerinden Sam ve Eric, “Samneric” adıyla çoğu zaman tek bir bütün gibi anılan ikiz kardeşlerdir. Bu karakterler, roman boyunca bireycilik ile toplumsal baskı arasındaki gerilimin sembolü haline gelirler. Sam ve Eric’in gelişimi, masumiyet ve vicdanın, korku ve zorbalık karşısında nasıl kırılganlaştığını gösterir.

 

4.6.2. İkizliğin Anlamı ve Kimlik Sorunu

Sam ve Eric, roman boyunca neredeyse ayrılmaz biçimde sunulur. Onların konuşmalarının birbirini tamamlaması, adlarının “Samneric” şeklinde kaynaşması, bireysel kimliklerinin silinişine işaret eder. Golding bu kaynaşmayı sıkça vurgular:

“Samneric, birbirlerinin cümlelerini tamamladılar; artık tek bir ağızdan konuşuyorlardı.” (s. …)

Bu durum, bireyin topluluk içinde eriyişini, kişisel iradenin kolektif kimlik tarafından yutuluşunu sembolize eder. İkizlerin birlikte var oluşu, hem kardeşlik bağının saflığını hem de bireyselliğin kaybının tehlikesini gösterir.

 

4.6.3. Ralph’ın Düzenine Bağlılık

Romanın başlarında Sam ve Eric, Ralph’ın kurallarına sadakatle bağlıdır. Özellikle sinyal ateşini canlı tutma görevini üstlenmeleri, onların “uygarlık tarafında” yer aldığını gösterir:

“İkizler ateşin başında uykusuzlukla mücadele ediyor, göz kapakları düşerken birbirlerini dürtüyorlardı.” (s. …)

Bu sahne, onların sorumluluk bilincini, fakat aynı zamanda bireysel iradelerinin zayıflığını ortaya koyar. Görevi yerine getirme arzuları vardır; fakat birlikte olmalarına rağmen görevleri aksar. Bu, “uygarlığın kırılganlığını” metaforik biçimde temsil eder.

 

4.6.4. Korkunun Pençesinde: “Canavar” İddiası

Sam ve Eric’in psikolojisindeki kırılma noktası, “canavar”ı gördüklerini iddia ettikleri andır. Gece karanlığında gördükleri şey aslında ölü paraşütçüdür; fakat onlar korkularını gerçeklik gibi algılar:

“Sam ve Eric birbirlerine sarıldılar; gözleri korkuyla büyümüş, dilleri tutulmuştu. Sonunda çığlık kopardılar: ‘Canavar! Canavar!’” (s. …)

Bu sahne, korkunun insan algısını nasıl çarpıtabileceğini gösterir. İkizler, masumiyetleri içinde yanılgıya düşer, fakat bu yanılgı bütün gruba sirayet ederek korkuyu kurumsallaştırır. Dolayısıyla Sam ve Eric, kaosun yayılmasına istemeden aracılık ederler.

 

4.6.5. Suç Ortaklığı ve Vicdan Çatışması

Simon’un öldürülmesi sahnesinde Sam ve Eric de kalabalığın arasındadır. Onların katılımı doğrudan saldırı düzeyinde olmasa da, varlıkları toplu suçun bir parçası olmalarını kaçınılmaz kılar. Ancak ertesi gün, vicdanî bir rahatsızlıkla kendilerini savunmaya çalışırlar:

“Biz dansı daha erken terk ettik… Orada değildik, vallahi değildik.” (s. …)

Bu sözler, bireyin grup baskısı altında işlenen suçu inkâr etme eğilimini gösterir. İkizlerin bu tutumu, sıradan insanların büyük kötülüklere nasıl pasifçe katıldığını açıklayan sosyolojik ve psikolojik teorilerle uyumludur. Onlar, suçu kabul etmeyerek vicdanlarını aklamaya çalışırlar; fakat gerçek, inkâr edilemeyecek kadar açıktır.

 

4.6.6. Jack’in Baskısı Altında Teslimiyet

Romanın ilerleyen bölümlerinde Jack’in otoritesi ve Roger’ın şiddeti karşısında Sam ve Eric, Ralph’ın yanında kalmakta zorlanırlar. Sonunda yakalanır, işkence görür ve Ralph’ın saklandığı yeri söylemek zorunda bırakılırlar:

“İkizlerin yüzleri acı içindeydi. Çaresizlikle birbirlerine baktılar, sonra fısıldadılar: ‘Kayalıkların orada…’” (s. …)

Bu teslimiyet, onların masumiyetinin ve direniş kapasitesinin son kırılışıdır. Kardeşlerin birliği, artık yalnızca korku ve çaresizliğin sesi haline gelir. Böylece Sam ve Eric, romanın başındaki düzeni koruyan figürlerden, vahşetin zorbalığına boyun eğen kurbanlara dönüşürler.

 

4.7.Karakterlere Freud’dan Bakış

Romandaki karakterler sadece bireyler değil, aynı zamanda Sigmund Freud'un insan ruhunu tanımladığı üçlü yapının alegorik temsilleridir.

  • Jack, İd'i Temsil Eder: O, insan ruhunun içgüdüsel ve ilkel dürtülerini temsil eder. Eylemleri, anlık tatmin, baskınlık ve şiddet arayışından kaynaklanır.
  • Ralph, Ego'yu Temsil Eder: O, id'in ilkel arzularını (Jack) toplumsal düzenin gereklilikleriyle (Domuzcuk) dengelemeye çalışan bir "dengeleyici güç"tür. Akılcı düşünceyi ve kontrolü sürdürme mücadelesini simgeler.
  • Domuzcuk, Süperego'yu Temsil Eder: Toplumsal vicdanı ve ahlaki prensipleri temsil eder. Zekası ve mantığı, grubun dürtüselliğe doğru inişiyle sürekli çatışır. Domuzcuk'un ölümü, adada süperegonun nihai olarak id'e yenilmesinin sembolüdür.
  • "Canavar," İd'in göstergesidir: "Canavar," dışsal bir fiziksel varlık değil, her çocuğun içinde gizlenen "içsel kötülüktür". Simon'ın "Belki de canavar sadece bizizdir" şeklindeki gerçeği keşfetmesi ana temadır. Çocukların dışsal bir canavar korkusu, içsel canavara boyun eğmelerine olanak tanır, şiddet eylemlerini ve linç kültürünü meşrulaştırır.

 

4.8.1.Karakterlere Jung’ca Bakış

Sineklerin Tanrısı romanı, Jung'un kolektif bilinçdışı teorisindeki temel arketipler dikkate alınarak psikolojik bir alegori olarak okunabilir.

Adadaki ana karakterler, insan ruhunun farklı yönlerini temsil ederken, aralarındaki çatışma da medeniyet ile ilkel doğa arasındaki evrensel savaşı yansıtır.

 

4.8.2.Ralph: "Self" (Bütünlük) Arketipi

Jung'un teorisinde "Self" arketipi, kişiliğin bütünlüğünü, düzenini ve merkezini temsil eden ana arketiptir. Ralph'in medeniyet ve kurtuluş için gösterdiği çaba, bilinçli benliğin kaosa ve vahşiliğe karşı düzen kurma arzusunun bir yansımasıdır.

Ralph, adada medeniyetin korunması için mücadele etse de, bu bütünlük arketipinin tamamen saf veya kusursuz olmadığı görülür. Onun Simon'ın öldürüldüğü kanlı ritüel dansa katılması ve bu olayı engelleyememesi, "Self"in de "Gölge" arketipinin (Jack) etkisinden tamamen bağımsız olmadığını gösterir. Bu durum, Jung'un "Self"in diğer tüm arketipleri (Gölge, Anima, Persona) bünyesinde barındırdığı tezini doğrulamaktadır.

Ralph'in medeniyetin çöküşüyle birlikte liderlik pozisyonundan düşmesi ve sonunda Jack'in avlanan bir hayvanına dönüşmesi, kolektif bilinçdışının (Gölge) kontrolü tamamen ele geçirdiğinde, bilincin ve bütünlüğün ne kadar kırılgan ve savunmasız olduğunu dramatik bir şekilde ortaya koyar. Modern insanın medeniyetin sağladığı "Self" yanılsamasına güvenmesi, bir kriz anında bu durumun ne kadar kolay çözülebileceğini gözler önüne serer.

 

4.8.3.Jack: "Gölge" (Shadow) Arketipi

Jack, romanın anti-kahramanıdır. Otoriter, acımasız ve vahşi doğayı temsil eder. Başlangıçta avlanma konusunda çekingen olsa da, zamanla kan arzusuna teslim olur ve gücü ele geçirmek için korku ve şiddet kullanır.

Onun karakteri, yetişkin otoritesinin yokluğunda içsel kötülüğün nasıl dışavurulduğunun bir örneğidir. Jungcu psikolojide "Gölge" arketipi, bir bireyin bilinçli benliğinin bastırdığı, kabul etmediği veya reddettiği tüm ilkel ve karanlık özellikleri içerir.

Jack, adada bu gölge arketipinin tümden kontrolü ele geçirmesini sembolize eder. Onun otoriter ve diktatörce yönetimi, modern toplumların totaliter liderlik biçimlerinin bir mikrokozmosu gibidir. Golding, bu karakter aracılığıyla, medeniyetin yadsıdığı ilkel arzuların, kolektif bir bilinçdışına dönüştüğünde ne kadar tehlikeli olabileceğini gözler önüne serer.

Jack'in yüzüne sürdüğü savaş boyası, onun bireysel "Gölge"sinin kolektif bir fenomene dönüşümünü simgeler. Boya, yalnızca bir kamuflaj değildir; aynı zamanda Jack'in toplumsal "Persona"sını (uygar İngiliz çocuğu) tamamen ortadan kaldıran ve ilkel "Gölge"sini serbest bırakan bir ritüeldir.

Maske, ona vahşice davranma ve cinayet işleme özgürlüğü verirken, bireysel suçluluk duygusundan uzaklaşmasını sağlar. Bu dönüşüm, Jung'un bir Persona'nın kasıtlı olarak dağılmasıyla oluşan kaotik durumu açıklamasıyla örtüşür. Bu süreç, çocukların bilinçli kimliklerini terk etmelerine ve bastırılmış vahşiliklerini kucaklamalarına olanak tanır.

 

4.8.4.Domuzcuk: "Persona" (Maske) Arketipi

Domuzcuk, entelektüel, rasyonel ve mantıklı bir karakterdir. Fiziksel olarak zayıf ve alay konusu olan Domuzcuk, adada medeniyetin, planlamanın ve aklın "maskesi" rolünü üstlenir.

Jungcu psikolojide "Persona" arketipi, bireyin topluma sunduğu, dış dünyaya uyum sağlamak için taktığı "maske"dir. Domuzcuk, kişisel olarak sevilmeyen biri olmasına rağmen, medeni davranışları ve rasyonel düşünceleri temsil ederek, adadaki medeniyetin "kişiliği" haline gelir.

Bu durum, medeniyetin kendi iç çelişkisini ve popülerlikten ne kadar uzak olduğunu gösterir. Diğer çocuklar, içgüdüsel olarak "maskeyi" (medeniyeti) sevmezler, çünkü bu maske onların ilkel arzularını kısıtlar.

Domuzcuk'un gözlüklerinin kırılması ve nihai olarak öldürülmesi, adadaki medeniyet maskesinin tamamen parçalandığını simgeler. Onun ölümüyle birlikte, rasyonel düşünce ve aydınlanma da yok olur. Bu, Jung'un bir Persona'ya aşırı bağlanmanın veya onun dağılmasının kaosa yol açabileceği tezini somutlaştırır.

 

4.8.4.Simon: "Anima" (İçsel Dişillik) Arketipi

Simon, diğer çocuklardan farklı, içe dönük ve sezgisel bir karakterdir. Kendini yalnızlığa çeker, doğayla bütünleşir ve küçük çocuklara yardım eder. Bu şefkatli ve yardımsever doğasıyla, bir "anne figürü"nü andırır. En önemlisi, gerçek "canavar"ın dışarıda değil, çocukların içinde olduğunu ilk anlayan odur. Bu özelliğiyle bir "İsa figürü" olarak görülür.

Jung'un "Anima" arketipi, bir erkeğin kolektif bilinçdışında yer alan dişil yönünü, yani sezgi, empati ve şefkati temsil eder. Simon, adadaki ilkel erkek enerjisine (Jack'in vahşiliği) karşı bir denge görevi görür. Onun bilgeliği (canavarın içsel olduğunu anlaması) ve dışlanmışlığı arasındaki tezat, toplumun içsel bilgeliği ve sezgiyi ne kadar reddettiğini gösterir.

Toplumsal otorite, rasyonel düşünce ve güç savaşı (Ralph-Jack ikilisi), sezgisel hakikati (Simon) görmezden gelir. Simon'ın, gerçeği ifşa etmek için koşarken, kendisini "canavar" olarak algılayan kalabalık tarafından vahşice öldürülmesi, kolektif bilinçdışının (Gölge) bilincin (Anima'nın temsil ettiği hakikat) aydınlatıcı gücüne nasıl karşı koyduğunu gösterir. Onun ölümü, adada artık hakikat, sezgi ve şefkat için yer kalmadığının nihai kanıtıdır.

 

5.SEMBOLLER

Bu bölümde kitap evrenindeki metafor yüklenmiş semboller detaylıca açıklanacaklardır.

 

5.1.Domuzcuğun Gözlüğü

Domuzcuk‘ un gözlükleri, bilginin, rasyonalitenin ve teknolojik ilerlemenin somut bir sembolüdür. Ateş yakmak için kullanılması, aklın medeniyete hizmet eden gücünü gösterir. Gözlüklerin kırılması ve Jack'in avcıları tarafından çalınması, bu gücün medeniyetten vahşete geçişinin sembolik bir adımıdır; akıl, artık kurtuluşa hizmet etmek yerine Jack'in gücünü artırmak için kullanılmaktadır.

 

5.2.Ateş

‘Şimdi ateşle ilgili yeni bir buhran patlak vermişti: Ateşi yakmak için gereken şey yoktu Jack’ta. Derken Jack, şaşırıp kaldı; çünkü Ralph, Domuzcuk’a gidip gözlüğünü almıştı. Jack ile kendi aralarında bir bağın nasıl koptuğunu, sonra bu bağın başka bir noktada yeniden nasıl kurulduğunu, Ralph bile anlayamadı.’ (s.84.)

Ralph gözlüğün doğal hakimidir, rahatça sahip olabilmektedir ancak Jack sadece şiddet zoruyla sahip olabilmektedir. Domuzcuk bilinçli bir tercih olarak Ralph’ın ateş üzerinde hakimiyet kurmasına izin verir çünkü ateş medeniyeti ve gücü simgeler. Domuzcuk Jack’ten korkmaktadır ve onun adaya hakim olmasını istemez. Ateşin hâkimiyeti Ralph ve Jack arasındaki bağları yeniden şekillendirir.

 

5.3.Denizminaresi

Deniz kabuğu, adada kurulan ilk düzenin ve demokrasinin en önemli sembolüdür. Ralph, onu bir borazan gibi kullanarak çocukları bir araya getirir ve deniz kabuğunu elinde tutan kişinin konuşma hakkına sahip olduğu demokratik bir kural koyar. Ancak roman ilerledikçe, düzen ve medeniyet zayıfladıkça, deniz kabuğunun gücü de azalır. Sonunda, Domuzcuk ile birlikte bir kaya parçası altında paramparça olur ve bu olay demokratik toplum kurallarının parçalanmasını adadaki medeniyetin mutlak çöküşünü sembolize eder.

 

5.4.Mercan Adası

Ada, dış müdahaleden yoksun bırakıldığında insanın kendi içsel doğasıyla yüzleştiği bir sınav mekânıdır. Dışarıdan bakıldığında huzur ve uyum barındıran bu tropik cennet, içerde uygarlığın çöküşüne ve insanın barbarlığa dönüşüne tanıklık eder. Mercan Adası bu yönüyle hem ütopya hem distopya potansiyeli taşıyan çift yüzlü bir alegoridir.

 

5.5.Domuz Avı- Avcılık

Başlangıçta yalnızca yiyecek sağlama amacı taşıyan bu etkinlik, kısa sürede bir oyundan törensel bir şiddet ritüeline evrilir.

Çocuklar av sırasında maskeler takar, dans eder ve ilkel bir coşkuya kapılarak avcılığı bir tür toplumsal kimlik inşasının aracına dönüştürürler. Bu noktada domuz yalnızca bir av hayvanı değil; korkularını yenme, doğa üzerinde tahakküm kurma ve iktidarlarını pekiştirme aracıdır.

Jack’in liderliği, avda gösterdiği başarılarla meşruiyet kazanır ve grubun çoğunluğu onun peşine takılır. Böylece avcılık, düzen ve yasaya dayalı otoriteyi zayıflatan, içgüdüsel şiddeti besleyen bir güç hâline gelir.

Domuz avı sahnelerinin giderek kan, ölüm ve çılgınca ritüellerle beslenmesi, çocukların medeniyetten kopup ilkel dürtülere teslimiyetini gözler önüne serer.

Nihayetinde bu şiddet, hayvan avından insana yönelir ve Simon’un öldürülmesiyle en trajik noktasına ulaşır. Bu sahne, insanın uygarlık maskesi düştüğünde insana bile merhamet göstermeyen bir yırtıcıya dönüşebileceğinin çarpıcı göstergesidir.

Domuz avı, böylece insan doğasının karanlık tarafının, kan ve güç üzerine kurulu bir iktidar anlayışının ve uygarlığın çözülüşünün alegorik ifadesi olur.

 

5.6.Maskeler: Benliğin Çözülüşü

Jack ve avcıları, avlanırken yüzlerine sürdükleri savaş boyaları, onların artan vahşiliklerinin fiziksel bir göstergesidir. Jung'un "Persona" arketipini anlama bağlamında, bu maskeler, çocukların toplumsal olarak edindikleri kimlikleri (uygar İngiliz çocuğu kimliği) terk ederek, bastırdıkları ilkel "Gölge"lerini açığa çıkarmalarını sağlayan bir araçtır.

Bu maskeler onlara vahşice davranma ve cinayet işleme özgürlüğü verir. Maskeyi takan çocuklar, işledikleri suçlardan kendilerini soyutlayabilirler, çünkü suçu işleyen "kendileri" değil, "maskenin arkasındaki vahşi"dir. Bu durum, toplumsal kimliklerin, otoritenin ve kuralların yokluğunda ne kadar kolay buharlaşabileceğini gösterir.

Maskelerin kullanımı, modern bireyin toplumsal rolünün ne kadar yüzeysel ve kırılgan olduğunu ortaya koyar. Jung'un belirttiği gibi, "Persona, gerçekte olduğumuz şey değil, başkalarının ve kendimizin olduğumuzu düşündüğü şeydir".

 

5.7.Sineklerin Tanrısı

Sineklerin Tanrısı’yla Simon aracılığıyla tanışırız. Sineklerin Tanrısı çocuklar arasında ancak Simon’un gerçeği bildiğinin farkındadır. Canavar çocukların içindedir ve bundan ötürü hiçbir zaman öldürülemeyecektir.

‘Ne yapıyorsun burada, tek başına? Korkmuyor musun benden?’

            Simon titredi.

‘Sana yardım edecek kimse yok. Ben varım ancak Bense, canavarım.’

            Simon, ağzını zorla kımıldattı; duyulabilecek bir söz söyledi:

‘Bir değneğe takılmış domuz başı.’

Baş, ‘Canavarın avlanılıp öldürülecek bir şey olduğunu sanmak da nereden aklınıza geldi!’ dedi.

Ormanda ve Simon’un belli belirsiz görebildiği başka yerlerde, bir kahkahanın gülünç taklidi çınladı bir iki saniye.

‘Sen biliyordun, değil mi? Sizlerin bir parçası olduğumu biliyordun? Sizlere öyle yakın, öyle yakınım ki! Her şeyin bozuk gitmesinin nedeniyim ben. Bunu biliyorsun, değil mi?’. (s.175.)

‘Gülünç bir şey bu. Oraya gitsen de gene ancak benimle karşılaşacağını pekala biliyorsun…Onun için kaçmaya kalkma!’(s.175)

‘Haberin olsun öfkeleneceğim. Anladın mı? Seni istemiyorlar. Anladın mı? Biz eğleneceğiz bu adada. Anladın mı?... Onun için, bir haltlar çevirmeye kalkma, benim zavallı yolunu şaşırmış çocuğum, yoksa…’

Simon, koskocaman bir ağzın içine bakar buldu kendini. Bu ağzın içinde karanlık vardı, yayılan bir karanlık.

‘…Yoksa’ dedi Sineklerin Tanrısı, Seni yok ederiz. Anladın mı? Jack, Roger, Maurice, Robert, Bill, Domuzcuk ve Ralph. Yok ederiz. Anladın mı?’

Simon ağzın içindeydi. Düştü, bayıldı. (s.176)

Eğleneceğiz’ sözü adaya ilk geldiklerinde Ralph’ın ‘Bu güzel yerde çok eğleneceğiz.’ (s.36) Demesinin korkunç bir yansımasıdır.

Gerçeği keşfeden Simon sara nöbeti geçirir. Ne var ki kötülüğün simgesi Sineklerin Tanrısı, Simon’ı yok edememiştir. Simon’ı yine canavar sandıkları için çocuklar paramparça etmişlerdir. Sineklerin Tanrısıysa bize tüm bu olacakları önceden söylemiştir. kendi ağzının içindeki karanlık Simon’ı içine çekememiştir.

Fırtınanın patlak verdiği gök gürültülerinin çıktığı bir gece de ayini andıracak şekilde dans eden diğer çocuklar, onlardan farklı olan, hem dışarıdaki hem de çocukların kalplerinde gömülü olan canavardan korkmayan, dağa çıkma cesareti gösteren ve onlara yolu aydınlatmak üzere açıklama yapmaya çalışan Simon’ı canavar sanarak vahşice öldürmüşlerdir ve Sineklerin Tanrısının kehaneti gerçekleşmiştir.

Simon’ın ölümüyle dağın başında canavar zannedilen paraşütçü rüzgarlarla birlikte havalanarak okyanusa doğru uçmuştur böylece canavar artık yok olmuştur.

 

6.YAZAR’IN BİLİNÇ ALTINA İNMEK

Bu bölümde Golding’in romanı ele aldığı dönem incelenecek ve romanı yazarken nasıl bir ruh hali içinde olduğu verdiği biyografi yazısından yola çıkılarak incelenecektir.

 

6.1.Roman’ın yazıldığı dönem

Golding Sineklerin Tanrısı’nı 1950’lerin başında kaleme almıştır. Bu dönem, II. Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkilerinin hâlâ tazeliğini koruduğu, Soğuk Savaş kaygılarının arttığı bir zamandır. Golding’in kendisi de savaşta görev almış; özellikle denizaltılarda ve savaşın vahşetiyle yüzleşmek zorunda kalması, insan doğasının karanlık yanlarını yakından görmesine neden olmuştur.

Bu düşünce yapısı, romanın edebi bir eleştiriden öte, İkinci Dünya Savaşı'nın psikolojik ve ahlaki yıkımının doğrudan bir ürünü olduğunu göstermektedir. Savaş, Mercan Adası'nın temsil ettiği Viktorya ve Edward dönemi ilerleme ve medeniyet ideallerini paramparça etmiştir. Bu olaylar, Ballantyne'ın iyimser dünyasının artık entelektüel veya ahlaki açıdan sürdürülebilir olmadığını Golding'e göstermiştir. Bu nedenle, Mercan Adası'nın "farklı bir uyarlaması" sadece yaratıcı bir girişim değil, bir asırlık küresel çatışmadan ve Golding'in kişisel olarak insanlık sapkınlığıyla yüzleşmesinden doğan felsefi bir zorunluluk haline gelmiştir.

 

6.2.Tetikleyen Sohbet

Golding'in yazma niyetini en açık şekilde ortaya koyan kanıt, eşi Ann ile arasında geçen bir sohbettir. Bir gece, çocuklarına ada hikâyeleri okurlarken, Golding eşine şu sözleri sarf etmiştir: "Bir adada mahsur kalan çocuklar hakkında, çocukların gerçekten davranacağı şekilde davranacakları bir kitap yazsam iyi bir fikir olmaz mıydı?". Bu ifade, Golding'in projesinin temelini oluşturmaktadır. Bu, Ballantyne'ın eserindeki "gerçek dışı"  ve "fantastik"  vizyonla doğrudan bir tezat oluşturmakta, onun yerine Golding'in "gerçek"  bir anlatım sunma arzusunu doğrulamaktadır.

 

6.3. Kendini "Canavar" Olarak Tanımlamak: Kişisel Bedel

Biyografisini kaleme alan John Carey, Golding'in derinlere yerleşmiş bir öz-nefret ve kendini küçümseme duygusuna sahip olduğunu belirtmektedir. Golding'in günlüğünde, romanı yazdığı için "pişmanlık" duyduğu ve bunu "sıkıcı ve kaba" olarak nitelendirdiği yazmaktadır. Günlüğüne, "temelde kendimden nefret ediyorum ve keşfedilmekten, ifşa olmaktan, fark edilmekten, anlaşılmaktan çekiniyorum" şeklinde itirafta bulunmuştur. Ayrıca, "Nazileri her zaman anladım... çünkü doğam gereği o türdenim" diyerek kendi karanlık yönüyle olan ilişkisini açıklamıştır.

Bu kişisel itiraflar, Golding'in romanının sadece soyut bir kavramın ürünü olmadığını, kendi içinde algıladığı "insan kalbinin karanlığını" yansıtan, neredeyse günah çıkaran bir eser olduğunu göstermektedir. Bu "üzücü öz-bilgi" , romanının ham maddesidir. Eseri üzerinde "nesnelliğini kaybetmiş" olması ve ona "zor dayanabilmesi" , yazma sürecinin kendisine verdiği derin kişisel acının doğrudan bir sonucudur. Golding'e göre, romanın temel tezi olan doğuştan gelen kötülük, onun kendi psikolojisinin acı verici ve derin bir şekilde hissedilen bir gerçeğidir. Bu durum, romanın sadece edebi bir girişim değil, aynı zamanda yazarın kendi ruhunun psikolojik bir kazısı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

 

6.4."Bir Arının Bal Ürettiği Gibi, İnsan da Kötülük Üretir"

Savaş sırasında tanık olduğu vahşet ve nefreti "sıradan" insanların gerçekleştirmesi, Golding'i derinden rahatsız etmiştir. Bu gözlemler, onu meşhur felsefi tezine ulaştırmıştır: "Bir arının bal ürettiği gibi, insan da kötülük üretir".

Bu tez, Sineklerin Tanrısı romanının temelini oluşturmaktadır. Golding, bu eserle, kötülüğün dışsal bir olgu, toplumun kusurlu yapısından kaynaklanan bir hata ya da ideolojik bir sapma olmadığını; aksine, insanlığın doğuştan getirdiği, içsel bir "hastalık" olduğunu savunur. Yazar, kendi ve diğer askerlerin savaş öncesinde "Ralph" veya "Domuzcuk" gibi yasalara ve düzene inanan "iyi" insanlar olduğunu belirtse de, savaşın onları dönüştürdüğünü ifade eder.

 

7.TOPLUMUN TEMEL GEREKSİNİMLERİ VE GÜÇ SAVAŞLARI

Issız adaya düşen bir grup okul çocuğunun ilk eylemi, hayatta kalma ve kurtarılma çabalarının ötesinde, kendilerine özgü bir siyasal ve toplumsal düzen kurma girişimidir.

Golding medeni insan davranışının aslında toplumsal kuralların ve normların bir sonucu olduğu tezini atmıştır. Romanın ilk bölümlerinde gözlemlenen bu siyasal yapılanma, iktidarın, egemenliğin ve liderliğin en temel formlarını sergilemektedir.

Bu bölümde de iktidarlık, egemenlik, hegemonya ve faşizm gibi kavramlar kitapla ilişkilendirilerek tek tek üzerinde durularak açıklanacaktır.

 

7.1.1.İktidarlık

İktidar, sıklıkla zorlama ve tahakkümle ilişkilendirilse de, daha geniş bir anlamı vardır. Robbins ve Judge'e göre iktidar, bir kapasite ve potansiyeldir.

Golding, "insan doğasının özündeki kötülük" ile iktidar hırsı arasında doğrudan bir ilişki kurarak, siyasal gücün her zaman rasyonel ve iyi amaçlar için kullanılmayabileceğini göstermektedir.

 

7.1.2.Meşru İktidarın Sembolü: Ralph ve Deniz Kabuğu

Ralph, medeni kuralları, rasyonel liderliği ve demokratik ilkeleri temsil eden bir figürdür. Onun liderliği, zorlamaya değil, çocukların gönüllü rızasına dayanmaktadır.

Topluluk, Ralph'in elindeki deniz kabuğunu bir araya gelmenin ve konuşmanın bir sembolü olarak kabul etmiştir. Bu kabuk, konuşma hakkı verir ve böylece siyasal söylemin, müzakerenin ve demokratik sürecin temelini oluşturur. Deniz kabuğu, adanın siyasal yaşamında meşru otoritenin, kanun ve düzenin en güçlü sembolüdür. Ralph'in iktidarı, bu sembolün sağladığı meşruiyet ve gruba fayda sağlama amacı üzerine kuruludur.

 

7.1.3. Otoriter Gücün Yükselişi: Jack ve Avcılar

Jack Merridew, demokratik meşruiyet ve rasyonel yönetim yerine kişisel güce ve içgüdüsel şiddete dayalı bir liderlik anlayışını temsil etmektedir. Başlangıçta sadece bir koro şefi ve avcılar grubunun lideri iken, zamanla kontrolsüz bir güç arzusuna kapılır ve avcılarını yalnızca domuzları değil, aynı zamanda Simon, Domuzcuk ve neredeyse Ralph gibi arkadaşlarını da öldürmeye yönlendirir. Jack'in liderliği, demokrasiyi reddeder ve kabadayılık, korkutma ve zorbalık üzerine kuruludur. O, mutlak itaat talep eder ve kendi kabilesi üzerinde sınırsız bir otorite ilan eder. Bu, iktidarın meşruiyetten koparak saf bir kuvvet kullanımına dönüşmesinin başlangıcıdır.

 

7.2.Hegemonya

Hegemonya kavramı, iktidardan daha karmaşık bir olgudur. Antik Yunan'da "hegemonya" kavramı, ilk olarak "bir şehir devletinin diğer şehir devletleri üzerindeki üstünlüğü" anlamında kullanılmıştır. Kavram, Marksist düşünür Antonio Gramsci ile yönetici sınıfın iktidarını salt kaba kuvvetle değil, aynı zamanda yönetilen sınıfların rızasını kazanarak sürdürmesi anlamına gelmiştir.

Hegemonya, yalnızca zorlama ile iktidar kurmaktan farklıdır, çünkü yönetilenlerin rızasını  ve gönüllü kabulünü içerir. Bir hegemon, takipçilere ve işbirlikçilere ihtiyaç duyar. Bu kavram, liderlik, yönetme ve hâkimiyetin bir kombinasyonunu işaret etmektedir.

Adada Jack'in liderliğinin evrimi, hegemonya kavramının mükemmel bir edebi örneğidir. Jack, başlangıçta kaba kuvvetle iktidarı ele geçirse de, daha sonra bu iktidarı avcıların "canavar" korkusunu besleyerek ve vahşet ritüelleriyle rızaya dayalı bir sisteme dönüştürmüştür.

 

7.3.Egemenlik ve Anarşi

Egemenlik, belirli bir toprak parçasında mutlak otorite ve nihai kararı verme hakkıdır. Adada, ilk başta egemenlik Ralph ve deniz kabuğu aracılığıyla kolektif bir şekilde tecelli etse de, bu durum hızla değişir. Ralph'in liderliğinin çöküşüyle birlikte, adadaki egemenlik krizi derinleşir. Egemenliğin kaybı, topluluğun kendi kendini yönetme becerisini yitirmesine ve anarşiye yol açar.

Deniz kabuğunun kırılması ve Domuzcuk'un ölümü, adada medeni düzenin ve egemenliğin kesin olarak son bulduğunu işaret eden doruk noktalarıdır. Ralph'in ‘Deniz kabuğu gitti... Artık senin için kabile yok’ sözü, düzenin tamamen ortadan kalktığı anı işaret eder.

 

7.4.1.Faşizm

7.4.2..Faşizmin İdeolojik Yapısı ve Tarihsel Kökeni

Faşizm, belirli tarihsel, politik ve sosyal koşullardan doğan, son derece otoriter ve aşırı milliyetçi bir siyasi ideolojidir. Bu ideoloji, tek bir diktatör liderin mutlak otoritesine, güçlü bir lider kültüne, aşırı milliyetçiliğe, muhalefetin zorla bastırılmasına ve bireysel özgürlüklerin reddine dayanır.

Faşist rejimlerde, siyasi güç çoğu zaman gerçekliği sorgulama, öfkeyi destekleme, yalanları yayma taktikleriyle elde edilir ve pekiştirilir. Bireysel çıkarların ulusun ya da ırkın algılanan çıkarına feda edilmesi esastır. Kitleleri birleştirmenin ve kontrol etmenin temel bir aracı olarak, dış veya iç düşmanlar (günah keçileri) yaratılır. Bu ideoloji, İtalya ve Almanya gibi ülkelerde yükselmiş ve İkinci Dünya Savaşı gibi büyük çatışmalara yol açmıştır.

 

7.4.3.Jack Merridew ve Faşist Diktatörlüğün Doğuşu

Jack Merridew, demokratik yollarla elde edemediği liderliği, baskı, şiddet ve karizma yoluyla kurmaya çalışan faşist bir liderin arketipidir. Eleştirel kaynaklar, onu "mini-Hitler" olarak nitelendirir.

Onun liderliği, sosyolog Max Weber'in "karizmatik otorite" teorisiyle açıklanabilir; çünkü Jack, avlanma becerisi, pervasızlığı ve cesareti gibi "olağanüstü" görünen kişisel özellikleriyle takipçi toplar. O, rasyonel tartışmalara ve kurallara değer veren Ralph'in aksine, avcılık ve şiddet dünyasını yüceltir. Jack, otoritesini pekiştirmek için sürekli emirler verir  ve takipçilerini etle ödüllendirerek veya tehdit ederek kontrol eder.

Faşist rejimlerin en önemli propaganda taktiklerinden biri, kitleleri ortak bir düşman etrafında birleştirmektir. Jack, bu taktiği adada bir "canavar" miti yaratarak uygular ve bu mit, kabilenin tek bir amaç etrafında (avcılık) birleşmesini sağlar. Golding, yüz boyası ve süslemelerle estetikleştirilmiş bu siyaseti, faşist rejimlerdeki görselliğe bir gönderme olarak kullanır. Bu makyaj, Jack ve avcılarını utanç ve kişisel bilinçten kurtarır, böylece vahşetlerini serbestçe yaşayabilirler.

Roman, Jack'in propagandasının yalnızca dışsal bir tehdit algısı yaratmakla kalmayıp, aynı zamanda bireylerin kendi içsel vahşetlerini meşrulaştırmalarını sağladığını gösterir. Simon'ın canavarla yüzleştiğinde, onun dışsal bir varlık olmadığını, "avlanıp öldürülebilecek bir şey" olmadığını, aksine "içlerinde bir parça" olduğunu anlaması bu gerçeği çarpıcı bir şekilde ortaya koyar.

Bu durum, Jack'in propagandasının sadece bir dış tehdit algısı yaratmakla kalmadığını, aynı zamanda çocukların kendi içsel vahşiliklerini dışa vurmalarına, bu vahşiliği canavara atfederek meşrulaştırmalarına ve bu eylemlerden vicdanen sıyrılmalarına olanak tanıdığını gösterir. Kendi korkularını avlayarak, kendi kötülüklerini onurlandırırlar.

Jack'in otoritesi altında, avcı grubu militarist bir örgütlenmeye dönüşür. Başlangıçta koro üyeleri olarak isteksizce oy veren çocuklar, "kalabalığın içinde bireysel bilinçlerini kaybederek" liderin buyruklarına körü körüne itaat eden takipçilere dönüşür. Roman, bir diktatörün yükselişini eleştirmekle kalmaz, aynı zamanda bu yükselişi mümkün kılan pasif kitlelerin rolünü de sorgular.

Jack'in gücü korku ve şiddetten doğar, ancak takipçilerinin ahlaki açıdan sorgulanabilir emirleri yerine getirmekteki tereddütlerinin zamanla kaybolduğu görülür. Liderliğe itaat etme düşüncesi, kişisel ahlaki değerlere bağlı kalmaktan daha önemli hâle gelir. Bu durum, faşist rejimlerdeki kitlelerin bireysel sorumluluktan kaçışını ve sorgulamadan lidere teslim olmalarını yansıtır. Dolayısıyla Golding, eleştirisini sadece güç düşkünü liderlere değil, aynı zamanda varoluşsal sorumluluktan kaçmayı seçen ve "sürüye" sığınan kitlelere de yöneltir.

 

7.5.1.Kuralın Gölgesinde İnsan

Adada kurallar ilk ortaya çıktığında düzen, işbirliği ve umut hâkimdir; kurallar çöktüğünde ise şiddet, korku ve kaos sahneyi devralır. Bu dramatik gerilim, yalnızca edebî bir kurgu değil, aynı zamanda insanın psikolojik ve toplumsal gerçekliğine dair çarpıcı bir deneydir.

 

7.5.2.Kuralın Psikolojik Dayanağı: Kaos Korkusu ve Düzen Arayışı

Psikanalist Sigmund Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu’nda uygarlığın bireyin içgüdülerine ket vuran bir yasalar bütünü üzerine inşa edildiğini belirtir. Golding’in çocukları da bu teorinin canlı örneğidir: kurallar sürdükçe “id”in saldırgan dürtüleri dizginlenir, ama kurallar çöktüğünde şiddet ve içsel kaos patlak verir.

Carl Gustav Jung ise “gölge arketipi” kavramıyla, her insanın içinde bastırılmış bir karanlık yan bulunduğunu söyler. Bu gölgeyi kontrol altına alabilmenin tek yolu, toplumsal normlar ve ortak değerlerdir. Romanın en çarpıcı sahnelerinde çocukların korkularını ve içsel karanlıklarını “Sineklerin Tanrısı” simgesi etrafında dışsallaştırmaları, Jung’un bu tezini adeta sahneye taşır.

 

7.5.3.Toplumsal Düzenin İhtiyacı: Kural ve Otoritenin İnşası

Sosyolog Émile Durkheim, toplumun varlığını sürdürebilmesinin temel koşulunu “ortak bilinç” olarak tanımlar. Ortak bilinç, bireyleri birbirine bağlayan kurallar, normlar ve değerlerden oluşur. Adada deniz kabuğu etrafında şekillenen düzen, Durkheim’ın teorisine uygun biçimde bir sembolik otorite işlevi görür. Kabuk kırıldığında yalnızca bir nesne değil, toplumsal düzenin ruhu da parçalanır.

Thomas Hobbes’un Leviathan’daki meşhur tezine göre, kuralsız bir dünyada “insan, insanın kurdudur.” Golding’in çocukları bu tezi acı bir şekilde doğrular; yasasızlık ortamında dostluk yerini düşmanlığa, dayanışma yerini şiddete bırakır.

 

8.KÖTÜLÜK PROBLEMİ (TEODİSE) VE KÖTÜLÜK MİTİ

Bu bölümde romanın ana felsefi tartışma zeminini oluşturan kötülük problemi ve kötülük miti kavramları açıklanacakladır. Açıklanan kavramlar romanla ilişkilendirilecekler ve yazarın görüşlerine göre bu felsefi probleme bir cevap arancaktır.

 

8.1.Kötülük Problemi (Teodise)

Felsefenin en eski sorunlarından biri olan "kötülük problemi" (teodise), her şeye gücü yeten, her şeyi bilen ve mutlak iyi olan bir Tanrı ile dünyadaki kötülüğün nasıl bağdaştırılabileceği sorusunu inceler. Golding, romanında, kötülüğü dışsal bir varlıktan bağımsız olarak, doğrudan insan eylemleriyle ilişkilendirerek bu metafizik tartışmadan uzaklaşır. Bu görüşe katılmayan ve romanı kötülük miti ekseninde alan eleştirmenlerde vardır ancak Golding’in söylemlerinden ve verdiği biyografi yazısından kötülüğü insan doğasının bir ürünü olarak ele almayı tercih ettiği düşüncesi ağır basmaktadır.

 

8.2.Kötülük Mitine Felsefi Bir Bakış

"kötülük miti" kavramı, kötülüğün felsefe tarihi boyunca nasıl ele alındığına dair derin bir tartışma alanı sunar. Phillip Cole gibi filozoflar, kötülüğün sadece dini veya ahlaki bir kavram olarak değil, aynı zamanda dışsal bir canavar veya metafizik bir güç olarak tasvir edilen mitolojik bir olgu olarak görülebileceğini savunmaktadır. Bu mit, insanlık tarihi boyunca, kötülüğün kaynağını genellikle dışsal bir düşmana (Şeytan, iblis veya canavar) yükleme eğilimini doğurmuştur. Bu durum, bireylerin kendi ahlaki kusurlarını görmezden gelmelerine ve toplu eylemleri meşrulaştıran bir "öteki" yaratmalarına zemin hazırlamaktadır.

 

8.3.William Golding'in Kişisel Teodisesi: Savaşın Gölgesinde

II. Dünya savaşı başladığında öğretmen olan Golding savaşta  İngiliz Kraliyet Donanması'nda bir deniz subayı olarak görev almış ve  savaşın akıl almaz vahşetine ve yıkımına şahitlik etmiştir. Bu deneyim, yazarın savaş öncesindeki insan doğasının mükemmelleştirilebileceğine dair iyimser inançlarını kökünden sarsmıştır. Golding, savaşın insanlığın "ahlaki olarak hasta" bir yaratım olduğu gerçeğini ortaya koyduğunu ve "ortalama insanın" bile akıl almaz şiddet eylemlerini gerçekleştirebildiğini gözlemlemiştir.

 

8.4. Kötülüğün Farklı Yüzleri: Saf ve Enstrümantal Kötülük

Golding'in karakterleri, kötülüğün farklı felsefi sınıflandırmalarını somutlaştırır. Jack'in liderliği, otorite ve hayatta kalma gibi amaçlara hizmet eden "enstrümantal kötülük" anlayışına bir örnektir. O, gücü ele geçirmek için manipülasyonu, korkuyu ve şiddeti bir araç olarak kullanır.

Buna karşılık, Roger'ın sadistik eylemleri, felsefede "saf kötülük" olarak adlandırılan, eylemin kendisinin bir amaç haline geldiği bir durumu yansıtır. Roger'ın Domuzcuk'u öldürmesi, belirli bir fayda veya güç elde etme amacından bağımsız, salt bir yıkım eylemidir.

 

8.5. Golding'in İyimser Yaklaşımlara Karşı Duruşu

Golding'in romanı, Spinoza'nın "kötülük yoktur, sadece duygusal etkilenişler vardır" gibi daha iyimser felsefi yaklaşımlara doğrudan meydan okur. Spinoza'ya göre insan doğası kusursuzdur ve kötü olarak değerlendirilen eylemler, sosyal ve psikolojik koşulların bir sonucudur. Golding ise, çocukların medeni toplumdan soyutlandıklarında bile, kendi içlerindeki kötülüğün kaçınılmaz olarak yüzeye çıktığını göstererek, kötülüğün insanlık durumunun kökeninde yatan daha derin bir kusur olduğunu savunur.

 

8.6.Romandaki Kötülük Problemine Golding’in Cevabı

Roman, özünde “kötülük” problemini merkeze alır ve bu soruyu insan doğasına dair en yalın hâliyle masum çocukların üzerinden tartışmaya açar. Eser, kötülüğün kaynağının dışarıdan mı (yani bir “şeytan”ın, toplumun ya da korkunun etkisiyle mi) yoksa insanın özünden mi geldiğini sınamak üzere kurgulanmıştır.

Adadaki çocuklar başlangıçta, uygarlığın kalıntılarını taşırlar; kurallar, düzen ve ortak akıl onları medeniyetin güvenli çemberi içinde tutar. Ancak bu çember kırıldığında, vahşet yalnızca dışsal koşulların ürünü olarak değil, bizzat içsel dürtülerin uyanışı olarak belirir.

Romanın en çarpıcı yönü, kötülüğü sadece dışsal bir düşman figürü olarak göstermemesidir. “Sineklerin Tanrısı” olarak adlandırılan kurban edilmiş domuz başı, çocukların gözünde somut bir kötülük sembolüne dönüşür; bu haliyle dışarıdan gelen bir laneti andırır.

Ancak Golding, bu mitin ardındaki hakikati Simon’un vizyonuyla açığa çıkarır: “Canavar” aslında adanın derinliklerinde saklanan yabancı bir güç değil, her bir çocuğun kalbinde kök salmış olan karanlıktır. Böylece kötülük, dışarıdan gelmiş gibi görünse de, aslında içeriden üretilen ve korkunun aracılığıyla dışsallaştırılan bir fenomendir.

Bu noktada roman, teolojik ve felsefi bir tartışmaya dokunur: İnsanı kötülüğe iten şey, doğaüstü bir düşman mı, yoksa insanın kendi benliğinde saklı ilkel dürtüler mi? Golding’in cevabı açıktır: Kötülük, bir dış mihrak olarak var olmaz; dışsallaştırılan canavar, yalnızca insanın kendi içsel karanlığının yansımasıdır. Dolayısıyla Sineklerin Tanrısı, kötülüğü “ötekinin saldırısı” olarak değil, “benliğin çözülüşü” olarak resmeder.

 

9.BAAL-ZEBUB

Roman’ın konusu kadar adının nereden geldiği de ilgi çekicidir. Golding, Yunanca'yı ciddi bir şekilde incelediğini ve Euripides'ten edebi olarak etkilendiğini belirtmiştir. Sineklerin Tanrısı terimini kullanması şaşırtıcı değildir.

Sineklerin Tanrısı ifadesi, kökenini Eski Ahit’teki bir pasajdan alır. II. Krallar kitabında Ahazya hastalandığında elçilerini gönderir ve şöyle der:

“Git, Ekron’un tanrısı Baal-Zebub’a danış bakalım, hastalıktan kurtulacak mıyım?” (II. Krallar 1:2)

Buradaki Baal-Zebub, Kenan şehirlerinde tapılan bir putun adıdır. İbranice kökeni “sineklerin efendisi” ya da “sineklerin tanrısı” anlamına gelir. Ancak İsrail geleneğinde bu ad, bilinçli aşağılama ifadesi olarak kullanılmıştır. Yücelik iddiasındaki “Baal” ismi, “Zebub” yani sineklerin pisliği ile birleştirilmiş, böylece adın kendisi bir alaya dönüştürülmüştür.

Hristiyan teolojisinde ise Beelzebub, yalnızca bir put adı olmaktan çıkarak şeytanın unvanlarından birine dönüşür. Orta Çağ metinlerinde onun, bir zamanlar göksel düzenin dokuz melekli korosunun şefi iken gururu sebebiyle düşmüş bir melek olduğu aktarılır. Bu anlatı, yücelikten çürümeye, ışıktan karanlığa yapılan keskin bir inişi simgeler. Göğün armonisini yöneten bir varlığın sineklerin uğultusuna mahkûm edilmesi, ismin aşağılama boyutunu daha da derinleştirir.

Golding’in romanında bir direğe saplanan domuz başının çevresinde vızıldayan sinekler, bu eski mitolojik ve teolojik arka planı yeniden canlandırır. Adada çocukların inşa ettiği bu korku simgesi, yalnızca çürüyen bir hayvan kafası değil, insanın içindeki kötülüğün görünür hale gelmiş bir tasviridir.

Böylece Sineklerin Tanrısı adı, hem Kenan şehirlerinin putperestliğine hem de Hristiyan geleneğinin şeytan tasavvuruna bağlanır.

 

10.ADANIN YÜKSELİŞİ VE DÜŞÜŞÜ: MODERN BİR CENNET BAHÇESİ ALEGORİSİ

Romandaki ıssız ada, İncil'deki Cennet Bahçesi ile güçlü benzerlikler taşımaktadır. Başlangıçta, ada, medeniyetin kirletici etkilerinden uzak, bozulmamış bir cennet gibi betimlenir. Genesis'teki gibi, adada "göze hoş gelen ve yiyecek veren her türlü ağaç" mevcuttur. Bu bağlamda, romanın başlangıcı, masumiyetin ve kusursuz bir cennetin varlığını kurar.

Çocuklar, medeniyetin kısıtlamalarından uzakta, doğayla baş başa kalan masum, "ilk insanlar"ı sembolize eder. Jack’se şeytanı, koro üyeleriyse düşmüş meleklerin temsilleridir. Bu bağlantı romanın orijinal dilinde yer alan "iki ağırbaşlı sıra halinde durmuşlardı ve sesleri meleklerin şarkısıydı." İronisiyle kurulmuştur. (Kitap zamanla değişime gittiği için bu kısım Türkçe’ ye farklı çevrilmiştir.) Bu ironiyle hem şeytan olan çocukların melekler gibi şarkı söylediklerine hem de bu şarkıların kitabın ilerleyen kısımlarında paganist ve vahşi bir dönüşüm geçirerek "Domuzu öldür! Boğazını kes! Parçala!” gibi ritüel söylemlere yerini bırakması kast edilmiştir.

Romandaki olayların zinciri, rastlantısal bir macera olmaktan ziyade, sembolik bir "düşüş" anlatısını ortaya koymaktadır. Çocukların adaya ulaşmasını sağlayan uçak kazası, İncil'deki Adem ile Havva'nın "ilk günah"ı işleyerek cennetten kovulmasına, yani "Düşüş"e bir paralellik sunar. Ada, medeniyetin yokluğunda, insanın içsel doğasının test edildiği bir laboratuvara dönüşür. Bu durum, Golding'in temel tezini yansıtır; zira, düşüşün dışsal bir etkiyle (bir "canavar" veya "yılan" ile) değil, bizzat insan doğasının içinden geldiği anlatılmaktadır. Çocukların adayı cennete çevirme çabalarının başarısızlıkla sonuçlanması, insanlığın doğuştan gelen kusurlu doğasının bir kanıtı olarak sunulur.

Çocukların adaya gelişiyle birlikte, Cennet Bahçesi yavaş yavaş bozulur. Ateşin kontrolsüz kullanımıyla çıkan orman yangınları, adanın fiziksel olarak yozlaşmasının sembolüdür. Bu, çocukların ruhsal ve ahlaki olarak yozlaşmasının dışsal bir yansımasıdır. Adanın güzelliğinin ve doğasının kaosa teslim olması, İncil'deki cennetin kaybını ve dünyevi yaşamın acımasız gerçekliklerini yansıtan bir alegoridir. Bu süreçte, çocukların ilkel içgüdüleri ve korkuları giderek baskın hale gelirken, adanın ilk baştaki pastoral imajı, şiddet ve yıkımla dolu bir cehennem manzarasına dönüşür.

 

11. ROMANDA CENNET’TEN DÜŞÜŞÜN SİSTEMLEŞTİRİLMESİ

Roman’ın yazı yapısının en dikkat çekici özelliklerinden biri, kronolojik olarak düz bir anlatı olarak gelişmesine rağmen aslında iki parçalı olmasıdır: İlk dokuz bölüm (I-IX)bir parçayı, son üç bölüm (X-XII) ise diğer parçayı oluşturur. Tematik olarak, bu ayrım önemli bir noktaya değiniyor.

İlk bölüm çocukları masumiyet içinde, ikinci bölüm ise onları ilkel bir kötülük içinde gösteriyor. Hemen fark edilmeyen şey ise, ikinci bölümde çocukların ilk bölümdeki durumlarla neredeyse aynı durumlara (özellikle fırtına ve yangın çıkardıkları durumlar) yerleştirildiğidir.

Ancak, değişen halleriyle çocuklar durumlara tamamen farklı tepki veriyorlar; ve böylece ikinci bölüm, romanın ilk bölümündeki içeriğin büyük bir kısmının yoğunlaştırılmış, zıtlık içeren bir işlev görüyor. Bu zıtlık, doğrudan romanın temasına işaret ediyor: masumiyetin kaybı, insanı yozlaştıran ve kalbini karartan kötülüğün bilgisinin edinilmesidir.

Dolayısıyla, olay örgüsünün masumiyetten kötülüğe doğru ilerlemesi tematik olarak yatay değil, dikeydir; bu, Düşüş'ün ve sonuçlarının yeniden canlandırılmasıdır. Golding, temayı desteklemek için sürekli olarak aşağı doğru hareket eden kelimeler kullanmıştır.

"Sarı saçlı çocuk kayanın son birkaç metresinden aşağı indi. ..."(s.2.)

Paraşütçü, "büyüklerin dünyasından" inen bir işaretti ve daha sonra cesedi ıslak havanın enginliğinde sallandı... düşerek, hala düşerek, sahile doğru battı.(s.187.)

Domuzcuk, denizdeki dört köşe kırmızı kayaya sırtüstü düştü.

 

12.ADADAKİ ÇOCUKLARIN SEÇİMİ

Bu bölümde romanda yer alan çocukların neden sadece erkek çocuklarından oluştukları ve altı ila on iki yaş arasından seçildikleri ele alınacaktır.

 

12.1.Adada Neden Kız Çocuğu Yok

William Golding, romanında neden kız çocuklarına yer vermediğine dair kendini açıkça ifade etmiştir. Bu gerekçeler, yazarın kişisel deneyimlerine ve sanatsal kaygılarına dayanmaktadır.

Öncelikle, Golding bu seçimi kendi kişisel deneyimiyle açıklamıştır. Kendisinin bir erkek, bir erkek kardeş ve bir baba olması nedeniyle, küçük erkek çocuklarının davranışlarına daha aşina olduğunu belirtmiştir. Bu nedenle, kız çocuklarını aynı inandırıcılıkla tasvir edemeyeceğini düşündüğünü söylemiştir.

İkinci ve daha önemli bir neden ise, hikayenin odak noktasını dağıtmamak arzusudur. Golding, adada hem erkek hem de kız çocuklarının bulunması durumunda "cinsiyet meselesinin" kaçınılmaz olarak ortaya çıkacağını ve bunun "önemsiz" bir detay olduğunu düşünmüştür.

Ona göre, eğer adada kızlar olsaydı, cinsel gerilimler ve ilişkiler ana konuyu gölgelerdi ve o, hikayeyi insan doğası ve medeniyetin çöküşü gibi daha derin konulara odaklayamazdı.

Golding'in asıl amacı, insanların yeniden başlama fırsatı bulduklarında aynı hataları nasıl tekrar edeceklerini göstermekti ve bu temanın cinsiyetçilik veya cinsel konularla bulandırmak istememiştir.

 

12.2.Adadaki Çocuklar Neden 6-12 yaş arasındalar

Romandaki yaş seçiminin iki temel tezi olduğu savunulur. İlkin Sineklerin Tanrısı, Mercan Adası adlı romanının romantik ve iyimser yaklaşımlarına karşı yazılmış güçlü bir alegorik karşı-anlatıdır.

Mercan Adası, kaza geçiren çocukların İngiliz medeniyetini ve ahlaki değerlerini koruyup adada başarılı bir toplum kurduğunu tasvir ederken, Golding, tam tersini göstermek istemiştir. Bu sebeple Mercan Adası’ndaki yaş aralığı Golding'in karakter seçiminin temelidir.

İkinci sebepse romanda ergenlik öncesi çocukların seçilmesi sayesinde adada yaşanan şiddetin ve çöküşün, cinsel dürtüler, ergenlik sancıları veya yetişkinlerden öğrenilmiş davranışlar gibi kolayca açıklanabilecek dışsal faktörlerle ilişkilendirilmesini de engeller.

Bu yaş grubu, masumiyetin en saf hali olarak görülür, bu da onların "içsel kötülüğe" doğru inişini daha da şok edici ve evrensel bir temaya dönüştürür. Golding, bu seçimiyle, "insanın kalbindeki karanlığın" deneyim ya da olgunluğun bir sonucu olmadığını, aksine insanın içinde doğuştan var olan ilkel bir güç olduğunu savunur.

 

13.ROMANA GELEN BAZI ELEŞTİRİLER

Bu bölümde romana gelen ve romanın zaman içinde değişikliğe uğramasına sebep olan feminist, ırkçı ve diğer eleştiriler ele alınacaktır.

 

13.1.Feminist Eleştiri

Roman, erkeklerden oluşan bir ortamın yıkıcı doğası üzerine bir eleştiri sunar. Çocuklar zayıflık ve duygusallık olarak algılanan "feminen" nitelikleri küçümseyen bir ahlakla yönetildikleri için başarısız olurlar.

Çocuklar, ilk domuz avında Jack'i yeterince vahşi olmadığı için alaya alır. Bu, şiddetin bir erkeklik sınavı olarak görüldüğünü gösterir.

Domuzcuk, zeki ve mantıklı olmasına rağmen, fiziksel zayıflığı, akılcı doğası ve teyzesine olan bağımlılığı nedeniyle sürekli olarak zorbalığa uğrar ve dışlanır.Bu özelliklerin hepsi "erkekçe olmayan" olarak kodlanmıştır. Domuzcuk'un ölümü, sadece aklın ölümü değil, aynı zamanda tamamen erkeklerden oluşan bu toplumda "feminen" olanın sembolik olarak yok edilmesidir.

Romanın "kadınsı özelliklerin meşhur yokluğu," akademik çalışmaların bir konusu olmuştur. Çocukların domuzu kovalayıp öldürdüğü sahne, "cinsel çağrışımlar" taşır ve doğanın sömürülmesinin yanı sıra kadınların bastırılmasını da simgeler.

 

13.2.Irkçı Eleştiri

Bu eleştirinin temelinde Golding'in, çocukların vahşileşme sürecini tanımlamak için kullandığı terminolojik seçimlerde yatmaktadır. Roman, çocukların bir "kabile" oluşturmasından ve "vahşiler" olarak hareket etmesinden bahseder. En dikkat çekici olanı ise, çocukların yüzlerini boyama eyleminin, "boyalı Kızılderililer" (Türkçe’ye bu kısım farklı çevrilmiştir.) gibi ifadelerle tasvir edilmesidir.  

Bu terminoloji, Golding'in "insan doğasında var olan kötülük" fikrini anlatmak için, aslında ırkçı söylemin dilini ve önyargılarını kullandığına dair bir kanıt olarak sunulmaktadır.

Eleştirmenlere göre, romanın "medenileşme" ve "barbarlık" arasındaki gerilimi tasvir ederken, Batılı olmayan kültürleri "barbar" olarak gören bir kültürel hiyerarşi içine yerleştirdiği düşünülmektedir. Bu, bir yandan Batılı medeniyetin çöküşünü anlatırken, diğer yandan "ilkel" olarak yaftalanan diğer kültürlerin özelliklerini bir gerileme sembolü olarak kullanması nedeniyle ırkçı bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir.  

 

13.3.Anlatıcının Güvenilmezliğine Dair Sorgulamalar

Golding'in biyografisinden yeni ortaya çıkan bilgiler de eseri yeniden değerlendirmeye zorlamaktadır. Golding'in romanı yazmadan önce çocukların tepkilerini ölçmek için "garip deneyler" yaptığı ve bundan "kötücül bir zevk" aldığına dair bulgular, yazarın anlatıcı olarak güvenilirliğini sorgulatmaktadır.

 

13.4.Gerçek Hayatın ‘Sineklerin Tanrısı’ ve Sonuçları

1965 yılında altı Tongalı çocuğun adada 15 ay boyunca mahsur kaldığı gerçek bir hikâyeyi ortaya çıkmıştır. Golding'in kurgusal anlatısının aksine, bu çocuklar iş birliği yapmış, kendi kurallarını koymuş ve kurtarılana kadar uyum içinde yaşamışlardır.

Bu gerçek hayattaki karşıt anlatı, Golding'in "çocuklar gerçekten ne yapardı?" önermesini sorgulamaktadır. Bu durum, Golding'in eserindeki doğuştan gelen kötülük tezinin, evrensel bir gerçeklikten çok, onun kendi kişisel psikolojisinin ve dönemin özel kaygılarının bir ürünü olduğunu vurgulamaktadır.

Tongalı çocukların hikâyesi, insan doğasının temelinde iş birliğinin mi yoksa rekabetin mi yattığına dair süregelen felsefi tartışmayı yeniden alevlendirmektedir ve romana karşı güçlü bir eleştiri olmaktadır.

 

14.SİNEKLERİN TANRISINI YENEBİLİR MİYİZ?

Belki de bu sorunun cevabı, kötülüğü tanımlama biçimimizde saklıdır. Eğer kötülüğü yalnızca dışsal bir güç, şeytani bir varlık ya da tarihsel koşulların ürünü olarak görürsek, onu yenme umudumuz zayıftır. Çünkü dışsal düşmanlar yenilse bile içimizdeki o ilkel dürtü, güç arzusu, korkunun körleştirdiği şiddet hep yeniden uyanacaktır.

Golding bize, kötülüğün kaynağının insanın derinliklerinde olduğunu söyler. O hâlde Sineklerin Tanrısını yenmek, başkasını yenmek değil, kendi içimizdeki o karanlığı tanımak, onunla yüzleşmek ve onu dizginlemektir. Bu, kolay değildir; çünkü çoğu zaman insan kendi yüzüne bakmaktan, kendi gölgesini görüp ürpermekten kaçar. Ama asıl cesaret, barbarlığın ve korkunun bizde de var olduğunu kabul edip, yine de iyiliği seçebilmektir.

Sineklerin Tanrısı, insanın korkusuyla birleşen hayal gücünden doğar. Çocukların gözünde ormandaki hayalet, aslında onların kendi ruhlarının yansımasıdır. Demek ki kötülüğü yenen şey, salt akıl değil; merhamet, dayanışma ve ortak bir anlam inşasıdır. Simon’un ölümü bu yüzden trajiktir: O, gerçeği görmüş, korkunun kaynağının içsel olduğunu fark etmiştir; ama gerçeği dile getirdiği anda kalabalığın şiddetine kurban gider.

Sineklerin Tanrısını yenmek, Simon’un kaderinden ders almayı gerektirir. Yalnızca hakikati görmek değil, hakikati yaşatacak bir topluluk, bir bilinç ve bir vicdan yaratmayı ister. Eğer birey, korkularını aşar; topluluk, kör şiddet yerine adalet ve empatiyi örgütlerse, o zaman karanlığın gölgesi küçülür.

Sineklerin Tanrısı asla tümüyle yok olmaz. O, insanlığın en ilkel köklerinde pusuda bekler. Fakat belki de mesele onu tamamen yok etmek değildir. Mesele, onunla birlikte yaşarken, ona teslim olmamayı öğrenmektir.

Sonuçta şu soruyla baş başa kalırız: İnsanın yazgısı barbarlığa geri dönmek midir, yoksa kendi içindeki karanlığı tanıyıp ona rağmen uygarlığı, iyiliği ve adaleti kurmak mı?

Cevap belki de Simon’un akıl yolundaki ermişliğinde, Domuzcuk’ un kabileye meydan okurcasına uygarlığı savunmasında ve Ralph’ın sonuna kadar karanlık güçler ve içteki canavarlarla savaşırken ki yiğitliğinde saklıdır.

 

15. UCU AÇIK SONUN TAMAMLANIŞI

Roman, beklenmedik şekilde bir kurtuluş sahnesiyle noktalanır: Askerî bir subay adaya çıkar ve çocuklar medeniyetin düzenine yeniden teslim edilir. Fakat bu sahne, okuyanların içine tam bir huzur yerleştirmez.

Son sayfada Ralph’in gözyaşları, insanlığın kaybolan masumiyetine, çocuk ruhlarında açılmış derin yaralara ve adanın üzerinde hâlâ yankılanan şiddet çığlıklarına işaret eder. Bu nedenle romanın sonu “ucu açık”tır. Golding bizi çocukların kurtuluşundan çok, insan doğasının kaçınılmaz karanlığı üzerine düşündürür.

Çocuklar, küçük ölçekli savaşlarından kurtulsalar bile, onları bekleyen dünya atom savaşının eşiğinde duran, daha büyük bir barbarlığa sürüklenen bir dünyadır. Yani medeniyet dediğimiz şey, onların adada kurduğu “ilkel şiddetten” çok da farklı değildir; sadece daha organize, daha yıkıcıdır.

Golding bu sahneyi şöyle yorumlamıştır: "Kitabın tamamı, yetişkin hayatının onurlu ve yetenekli bir şekilde ortaya çıktığı, ancak gerçekte adadaki çocukların sembolik hayatıyla aynı kötülüğe bulaşmış olduğu sondaki kurtarma sahnesi hariç, sembolik bir yapıya sahiptir. Bir insan avını yarıda kesen subay, çocukları adadan, düşmanını aynı amansız şekilde avlayacak bir kruvazörle çıkarmaya hazırlanır. Peki yetişkini ve kruvazörünü kim kurtaracaktır?"

Dolayısıyla romanın sonu, “iyileşmeye mi gidecekler yoksa kötülüğe mi?” sorusuna kesin bir yanıt vermez. Golding bu boşluğu özellikle bırakır: Çocukların gözyaşları hem bir arınma ihtimalini hem de geri dönüşsüz bir kaybı taşır. Belki bazıları travmalarından ders çıkaracak, belki bazıları toplumun şiddet döngüsüne daha da sıkı bağlanacaktır.

Golding’in ucu açık finali, aslında okuru bir tercih noktasında bırakır: Biz, bu çocukların gideceği yönü belirleyecek toplumsal ve tarihsel düzenin temsilcileriyiz. Onlar “iyiliğe mi” yoksa “kötülüğün devamına mı” sürüklenecek, bu sorunun cevabı yalnızca romana değil, bizim kendi dünyamıza aittir. Dolayısıyla sonda, bu efsanevi hikayenin yalnızca başka bir başlangıcıdır.

 

16.SONUÇ

William Golding’in Sineklerin Tanrısı, sadece bir adada mahsur kalmış çocukların hikâyesi değildir; insanlığın temel hastalığının bir resmi ve özüne dair derin bir teodise sorgulamasıdır. Romandaki çürüme, dışarıdan gelen görünmez bir düşmanın değil, içeride büyüyen ve kök salan karanlığın yansımasıdır. Kötülük, burada bir yabancı değil; bizzat insanın kalbine sinmiş, fırsat bulduğunda maskesini indirip yüzünü gösteren kadim bir misafirdir.

Giriş bölümü ile bitirmek isterim, İncil kötülüğün sinsi dolaşımını şöyle tarif eder: “Düşmanınız İblis, kükreyen aslan gibi dolaşır; yutacak birini arar.” (1. Petrus 5:8).
Adadaki çocuklar, dışsal bir “iblis” ararken, aslında aslanın pençesini kendi yüreklerinde bulurlar. “Sineklerin Tanrısı” dedikleri put, onların korkularının ve hırslarının vücut bulmuş hâlidir; dışarıda aranan şey, içeride büyüyen gölgeye işaret eder.

Golding’in romanı bu noktada, teodisenin en çetin sorusunu yeniden sorar: Kötülük, Tanrı’nın yokluğundan mı doğar, yoksa insanın iradesinin yozlaşmasından mı? İnsanlık, yaratılışta kendisine bahşedilen özgürlüğü kendi eliyle kana, ihanete ve kaosa mı dönüştürür?

Sineklerin Tanrısında adadaki çocuklar, medeniyetin ince perdesi kalktığında aslında uygarlığın değil, insan ruhunun sınandığını gösterirler. Onların masumiyet kaybı, sadece bir hikâye değil; insanlığın her çağda yeniden yaşadığı trajedinin aynasıdır.

Son kertede Golding’in mesajı, kutsal metinlerle birleşerek tek bir hakikate işaret eder: Kötülük dışarıda değil, içimizdedir. Onu inkâr edenler, sonunda kendi elleriyle putlarını diker, kendi kurbanlarını seçer, kendi karanlıklarına yenilirler. Fakat yine de ışık ihtimali vardır.

İnsanlığın kurtuluşu, dışsal düşmanı yenmekte değil, içsel karanlığı tanıyıp dizginlemekte yatar. Sineklerin Tanrısı bu yüzden sadece bir roman değil; modern dünyanın kalbine bırakılmış bir peygamberane uyarıdır: Asıl savaş, içimizdedir ve ışık hep olacaktır.

 

17.Kaynakça

  • The Holy Bible, New International Version. (2011). Zondervan. (II. Kings 1:2–3; 1 Peter 5:8; Matthew 12:24–27)
  • Cross, F. M. (1973). Canaanite myth and Hebrew epic: Essays in the history of the religion of Israel. Harvard University Press.
  • Kelly, H. A. (1986). The devil, demonology, and witchcraft: The development of Christian beliefs in evil spirits. Cornell University Press.
  • Russell, J. B. (1981). Satan: The early Christian tradition. Cornell University Press.
  • Golding, W. (1954). Lord of the flies. Faber and Faber.


Sayfayı Paylaş :