HESABIM
GİRİŞ YAP

Hoşgeldiniz! Hesabınıza buradan giriş yapabilirsiniz.



Yardım
ya da
YENİ HESAP OLUŞTUR

Bilgilerinizi girerek yeni bir hesap edinebilirsiniz.



Furkan Elmas

Modern Bir İktidar Aygıtı: Hapishane

Birey ve toplum, yöneten ve yönetilen, ezen ve ezilen kavramları günümüzün ve geçmiş yüzyılların önemli sınıflandırmalarından oldu. Bahsedilen ikilikler arasındaki ilişkiler, tarihçilerin, sosyologların, filozofların ve diğer tüm sosyal bilimcilerin çalışmış oldukları konuların göze çarpan unsurları olarak başı çektiler. Bu ilişki ağlarındaki devam, kesinti veya değişimler, insanlığın dönemlerinin de çağlara ayrılmasına ve o çağların içindeki içtimai oluşumların çeşitli teoriler ışığında değerlendirilmesine yol açtı. Geçmişteki yönetim ve üretim tarzları, birey ve toplumun konumunu belirleyen mekanizmaları kurduğu için yüzyıllar boyu devam edebilmiştir. Bu nedenden dolayı içinde bulunduğumuz günümüz toplumunu ve onunla birlikte şekillenen fertleri ve kurumları daha iyi anlayabilmek için insanlığın geçmiş olduğu fikrî safhaları iyi özümsemek ve muhtelif analizleri masaya koyarak değerlendirmek gerekmektedir. 

Dünyayı şekillendiren önemli düşünsel akımlardan bir tanesi Avrupa menşeili Modernizm olmuştur. Genel mutabakat olarak 17.yüzyıl’da temelleri atılmaya başlanan modernizm, yeni toplumsal değerler, yeni üretim ve yönetim organizasyonlarının hepsine verilebilecek genel bir isimdir. Fikri altyapısı Aydınlanma Çağı, politik ve ekonomik kökeni sırasıyla Fransız Devrimi ve Sanayi İnkılabı olarak gösterilen bahsi geçen olgu bilhassa Fransa ve İngiltere’de etkisini oldukça göstermiş ve bu devletlerin diğerlerine nazaran çok hızlı bir şekilde ilerlemesini sağlamıştır. Devletler arası rekabetin doğası gereği diğerleri de aynı atılımı yapmaya çalışmıştır. Kimileri geri kalmışlıkları sebebiyle sömürge olurken kimilerinde yeni rejimler ve yeni devlet formasyonları ortaya çıkmıştır. Ancak unutulmaması gereken mühim bir nokta var ki modernizm olgusu bu yola baş koyan devletlerde toplumun tümüne zamanla sirayet etmiştir. Bunun yanı sıra günlük hayattaki ahlaki değerler ve dini inançların değişmesi kentleşme, bilim ve teknolojinin hayatın her alanına temas etmesiyle paralel olarak gözlenen durumlardır. 

Modernizmin akıllara soktuğu önemli ve değişmez kaidelerden bir tanesi ise temelini teknolojiye bina eden ilerlemeci anlayıştır. Akla dayalı olan rasyonalite, insanların farklı alanlarda uzmanlaşmasına ve bürokratik aklın ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Dolayısıyla hem birey hem de devlet bazında insanlar doğduğu andan itibaren kendilerinin ve içinde yaşamış oldukları toplumun durmaksızın ilerlemesini hedeflemişlerdir. Zira rasyonel ve teknolojik üretim yapan bir toplumun hep iyiye gitmesi dışında başka bir ihtimal gözükmemektedir. Bu durum tabii olarak sanat, edebiyat, sosyal bilimler ve tarih yazıcılığına da yansımıştır. Edebiyatta kurgu sekteye uğramayan lineer bir zaman çizgisi üzerinde giderken sosyal bilimlerde ve tarih yazıcılığında da fikir insanları anlatılarını aynı lineer çizginin tahayyülüyle yapmışlardır. Bu görüşe göre insanlık yüzyıllar boyu hep iyiye gitmiştir ve iyiye de gidecektir.  Aydınlanma Çağı ile açılan bu yolda demokrasi, insan hakları, bürokratik nizam, mülkiyet hakları ve anayasal rejimler gibi daha sayabileceğimiz birçok kurumsal ve bireysel yenilikler Modernistlerin argümanlarını sağlamlaştıran gelişmeler olarak gözükmektedir. 

Modernizm mevzusuyla ilgili teferruatlı irdelenmesi gereken diğer bir mevzu ise kendisini gizli veya açıktan hayatın her alanında göstermeye çalışan yeni devlet organizasyonudur. Tarihçilerin mezkûr düşünce sisteminin de etkisiyle 17.yüzyıl’dan itibaren açık bir şekilde emarelerini görmeye başladığı meşruiyet kaynağının tanrısal kökenden belli bir milletin egemenliğine dayanması şeklinde değişmesi, devletin insanları artık birer tebaa değil birey ve vatandaş olarak görmesine sebebiyet verdi. Bu vaziyete ekonomik bir perspektiften bakılacak olursa feodal üretim tarzına dayanan, yani lordların altında çalışan köylülerin barınma ihtiyaçlarının lord tarafından karşılanması mukabilinde ürettiklerini lorda verdikleri sistemden daha kapitalist üretim tarzına istinat eden devletin bizzat bireylerle ilişki kurduğu, vergi aldığı ve bilgi topladığı bir sisteme dönülmüştür. Bunu müteakiben modern devletin zamanı, ölçüleri ve parayı standartlaştırma kaygısı bireylerin de belli standartlar altında sınıflandırılmasına yol açmıştır. Kısaca, modernizmin getirmiş olduğu ilerleme ve standartlaşma devlet aygıtının felsefesi haline gelmiş ve toplumun her noktasına etki etmeyi amaçlamıştır. 

Modernizmin getirmiş olduğu ilerlemeyi ve standartlaşmayı gaye edinen mantaliteye karşı radikal bir eleştiri olarak 20.yüzyıl filozofları tarafından çeşitli şekillerde tanımlanan Post-modernizm, yine Avrupa menşeili bir fikir akımı olarak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tarih yazıcılığında, edebiyatta ve sosyal bilimlerde etkisini göstermiştir. Kıstas olarak İkinci Dünya Savaşı’nın gösterilmesinin sebebi ise iki tane dünya savaşından çıkmış olan neslin, Modernist düşüncelerin her zaman iyiye götürmediği fikrini savunması ve modernizmin büyük felaketlerin müsebbibi olabildiğinin farkında olmasıdır. İnsanları tabiri caizse bir makineye çeviren Weber’in tabiriyle bir ‘demir kafes’ bürokrasisine hapseden Modernist düşünce acıma duygusunu yok etmiş kimi zaman şehirlerin bombalanmasına kimi zaman büyük katliamlara yol açmıştır. Savaş düzeninin meydanlardan şehirlere kayması ve şehirli insanın ilk kez bu kadar savaşı yakınında hissetmesi insanların gerçeklik algılarını sarsmıştır. Modernizmde büyük yer edinen insanın rasyonalitesine olan sonsuz güven artık yerini postmodernizm ile birlikte insanların eksiklikleri olabileceği, insan hafızasının fıtrî olarak yanılabileceği ve hatalı hükümler verebileceği düşüncesine bırakmıştır. 

Postmodernist fikir insanlarının ortaya atmış olduğu yoğun teveccüh gören eleştiri tekniklerinden biri ise yapısöküm olmuştur.  Her şeyden önce tarihî metinlerde kullanılan bu teknik, söylemleri ve metinleri analiz etme hususunda önem arz etmektedir. Bu teknikte herhangi bir edebî veya tarihî metni yazan kişinin, yazdığı metne kendi fikir dünyasını yansıtmamasının mümkün olmadığının üstüne basılır. Buna ek olarak bu fikrî dünyanın aslında müellifin yaşadığı ortam, maruz kaldığı söylemler, konuştuğu dil tarafından şüphesiz bir şekilde etkisi altında kaldığının da altı çizilir. Diğer bir deyişle, objektifliği tartışılmaz olarak kesin bir hakikat olarak gösterilen herhangi bir bilginin, söylemin veya metnin postmodernizme göre sübjektifliği kaçınılmazdır. Buna binaen paragrafın başında zikredilen akımın diğer bir eleştiri tekniği de postyapısalcılıktır. Tarih, edebiyat, sosyoloji ve antropoloji gibi daha bahsi geçebilecek birçok disiplinin arasındaki sınırların erimesi ve bu disiplinlerin geçmişte ortaya attıkları analizlerin eleştirel bir gözle tekrardan değerlendirilmesini savunan düşünürler, bu bağlamda yeni bir epistemolojik düşünce sistemi geliştirdikleri eserler kaleme alırlar. 

Bu makalenin asıl konusu olan Michel Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu adlı eserinin nasıl bir zihnî süzgeçten geçtiğine ve vermek istediği asıl mesaja vakıf olmak için önceki paragraflardaki postmodernizm ve modernizm fikir akımları hep göz önünde bulundurulmalıdır. Zira Foucault’nun özünde anlatmak istediği durum, postmodernizmin modernizme karşı geliştirdiği eleştiri tekniklerinin bilinmesi ile daha rahat anlaşılır hale gelir. Makale süresince de tartışılacağı üzere Foucault’nun asıl amacı hapishanenin hangi olaylara istinaden ortaya çıktığı değil hangi mantığa dayanarak ortaya çıktığı, topluma nasıl yansıtıldığı ve aslında iç yüzünün ne olduğunu diğer modern dönem oluşumları olan okul, hastane, akıl hastanesi ve askerî kışlalar gibi kurumlara da referans vererek anlatmaktır. 

Kitabın girizgahında Foucault’nun çıkış noktası olan kısım ilk bölümün adında da olduğu gibi modernlik öncesi dönemde suçlara karşı verilen ceza olan ‘azap’ tır. Yazar, 1757 ve ondan 75 yıl sonrasındaki Fransa’daki cezalandırma biçimlerini kıyaslayarak aradaki farkı sunmaya başlar. “İki veya üç denemeden sonra cellat Samson ve etlerini kopartarak çekmiş olanı ceplerinden birer bıçak çıkartarak kalçaları gövdeden ayırdılar; tam koşumlu dört at ise onlardan sonra iki kalçayı götürdüler…”[1]   alıntısıyla tasvir edilen vaziyet, suç işlemiş bir insanın tüm ahalinin gözünün önünde suçunu itiraf ederek günümüz için büyük bir canilik olarak gözükecek şekilde şehrin meydanları gezdirilerek azaba uğratılmasıdır. Zira işlemiş olduğu suçun cezası, ölümünü ağır ağır büyük bir ıstırap içerisinde çekmektir. Bu dönemin algısına göre bedene ulaşmayan ceza yetersizdir. Oysa bundan neredeyse yarım yüzyıl sonra yine aynı ülkede cezalandırma talimatnamesi değişmiş ve bedenin cezalandırılması kaidesi farklı bir form almıştır. “Paris Genç Mahkumlar Evi” yönetmeliğine göre “Tutuklular güne kışın saat altıda, yazın saat beşte başlayacaklardır. Çalışma süresi her mevsimde günde 9 saat sürecektir. Günde iki saat eğitime ayrılacaktır. Çalışma ve gün kışın saat dokuzda, yazın sekizde sona erecektir.”[2] Bu cezalandırma stilinde ise bedene herhangi bir azap çektirme görülmemekle birlikte öncekinin aksine kapalı bir alanda mahkumların çalışma ve eğitim süresinin kati bir suretle belirlenmesi göze çarpmaktadır. Aşikârdır ki bedene azap çektirmek suretiyle verilen cezanın yerine bedeni ıslah etmek üzerine tasarlanmış bir cezalandırma sistemi gelmiştir. İşte bu noktada Foucault okuyucuların dikkatini çeker ve onlara şu soruyu yöneltir: Bu yeni cezalandırma sistemi, filhakika insanlığa olan saygıdan dolayı mı bedene azap çektirmeyi iptal etmiştir?[3] Yazarın ima etmiş olduğu durum, bu değişimin günümüzde de algılamış olduğumuz gibi insanî kaygılardan ziyade devletin kendi ajandasına göre yeni bir sistem getirmiş olduğu ve iktidarını azap çektirme yoluyla değil de bedenin ıslahı yönüyle devam ettirmesinden kaynaklanmıştır. 

Bu değişimin nedenleri ise ‘Azap Çektirmenin Görkemi’ adlı bölümde derinlemesine işlenmiştir. Foucault, azap çektirmenin hukuki bir işlev görmenin yanı sıra siyasi bir işlevi olduğunun ehemmiyetle altını çizer. Buna ek olarak azap çektirme usulüyle verilen cezaların genelde krala veya onun çevresindeki üst iktidar diye tasvir edilen devlet erkanına işlenen suçlara verildiğine parmak basar.[4]   Farklı bir ifadeyle premodern dönemdeki iktidarın kendi otoritesiyle mücadeleye giren rakiplerine dehşet verme arzusu ön plana çıkar. İktidarın rakiplerini yakalayıp suçlarını alenen halkın önünde itiraf ettirmesindeki ve onların çektiği azabı şehrin meydanlarında göstermesindeki amaç, kralın ve devlet erkanının almış olduğu zaferi görkemli bir şekilde halka temaşa ettirmesidir. Bu nümayişte halkın oynamış olduğu rolleri ise seyirci, tanık ve intikamcı olarak tanımlayabiliriz. [5] Halk, seyirci rolünde ceza alan kişinin görmüş olduğu azaptan ibret alırken tanık olduğu konumda ise kralın bu azap çektirmedeki kefili olur. En kritik olarak gözüken intikamcı rolünde ise halk, tezahürat ile kralın intikamını sıkıca destekler. Halkın bu rollerde olmasının nedeni ise dönemin zihniyeti ve lojistik imkanları ile paralellik gösterir.[6] İktidar, rakipleri üzerinde kesintisiz bir gözetim sağlayamadığı için sürekli kendisini gösterme ihtiyacı hisseder. 

Şu ana değin çizilmiş olan tablo iktidar için olumlu olarak gözükmesine rağmen Foucault’nun ıslahatçılar olarak tanımladığı iktidar aygıtına 18. Yüzyıl itibariyle el koymaya başlayan burjuvazinin neden hoşuna gitmediği önemli bir soru olarak belirmektedir. Yazara göre ıslahatçılar, azap çektirmek üzerine inşa edilen cezalandırmanın ceza ekonomisine aykırı olduğunu düşünürler ve bu sistemi bazı inkılaplarla yeniden düzenlemek isterler. Azap çektirme usulü ile verilen cezalar halkı her zaman kralın arkasında tutmaz. [7]   Bazı azap çektirmeler vardır ki orada azap çeken kişi bu süreç boyunca attığı nutuklarla halkın kanına girer ve onlarda iktidara karşı inanılmaz bir katarsis etkisi oluşturur. Diğer bir söyleyişle halk iktidara karşı içinde tutmuş olduğu kini bir tiyatro oyunun etkisindeymişçesine yaşar ve kimi zaman bu etkiden çıkamaz ve görkemli azap çektirme gösterisi büyük bir isyana dönüşür. 

Islahatçılar da olayların seyrinin isyana dönüşmesi yönünde geliştiğinin farkında olduğu için cezalandırma yöntemindeki değişiklikler zaruri bir hal almıştı.  Değişikliklerden detaylı bir şekilde bahsetmeden önce Foucault 17. Ve 18.yüzyıl’da gerçekleşen sosyal ve ekonomik vaziyetin de altını çizer.[8]   Modernizmi benimsemiş İngiltere ve Fransa gibi kapitalist devletlerin dünyayı tahakkümü altına almasıyla beraber zenginleşen ve ticari hacimlerini genişleten burjuva sınıfı, yönetimde söz sahibi olmaya başlamış ve yeni adalet sistemini de kendi çıkarlarına uygun şekilde düzenlemenin peşine düşmüşlerdi. Gözlendiğine göre bu dönemde artan nüfusla beraber zenginleşen insanlara karşı mal ve mülkiyet saldırıları hızla artmıştı. Bu nedenlerden dolayı kralın iktidarını yıkmaya yönelik olan suçlara karşı uygulanan kana kan dişe diş mantalitesi sona ermiştir. Artık hırsızlık suçlarına karşı cezalar düşünülmeye başlanmıştır ancak verilecek cezalarda iktidar, kendini oldukça cezadan soyutlamalı ve işlenen suçun iktidara karşı değil topluma karşı olduğunu göstermelidir.[9] Çünkü adaleti yerine getirenin ve yasa koyucunun aynı şahıs veya kurum olması oluşabilecek herhangi bir tepkide iktidarın sonu anlamına gelmekteydi. Dolayısıyla verilecek ceza bir gösteriş şeklinde olmamalı aksine oldukça toplumdan gizlenmeli ve cezanın meşruiyeti krala veya üst iktidara değil bizzat topluma dayanmalıydı. 

Argümanlarını önceki paragraftaki zikredilen iddialara dayanarak devam ettiren Foucault, külliyatındaki Cinselliğin Tarihi, Deliliğin Tarihi, Kliniğin Doğuşu, Biopolitiğin Doğuşu gibi diğer eserlerinde de belirttiği üzere farklı öznel deneyimleri gözler önüne serer. Ferda Keskin, Foucault’nun öznel deneyim ile kastettiği noktanın aslında öznellik denen mefhumun iktidarın iyi ve kötü, sağlıklı ve sağlıksız, akıllı ve deli, suçlu ve suçsuz gibi bireylere dayatmış olduğu öznel deneyimlerden ibaret olduğunu öne sürer.[10]   Bu argüman makalenin bahsi olan kitaptaki şu alıntıyla da desteklenebilir: “Bir ceza sistemini, yaşadıklarının hepsini yok etmeye yönelen değil de onları farklılaştırarak yönetmek için kurulan bir aygıt olarak kavramak gerekir.”[11] Buradan açıkça anlaşılıyor ki yeni organize edilen iktidar, insanları toplamış oldukları bilgiler odağında sınıflandıran ve buna göre gerekirse hapishane, akıl hastanesi veya hastane gibi mekanlara kapatıp yeni bir gözetleme ve denetleme aygıtı kurmaktadır. Kapatılan mekanlarda yapılan gözlem hem önceki sisteme göre daha ekonomik hem de bilgi toplamak açısından daha faydalı gözükmektedir. Öyle ki mekâna kapatmadan önce polis, jandarma ve bürokratik kanallar vasıtasıyla bilgi sahibi olan iktidar mekâna kapattıktan sonra daha yakında gözetleme imkânı bulur ve ötekileştirdiği insanlar hakkında daha da çok bilgi toplar. 

Gözetleme ve bilgi toplamanın sonrasında buraya toplanan bireylerin bir disiplin şeması altında ıslah edilmesi gerekli unsurlardan biridir. Dolayısıyla bir mekâna kapatmadan sonra oyuna girecek oyuncu disipline etme aracı olacaktır. Artık beden, iktidarın hıncını aldığı bir azap çektirme aracı değildir yeni formasyonda iktidar bedeni sahiplenip onu disipline edip yararlanmaya çalışırken işin hakikatinde bireyin ruhuna azap çektirmeyi hedefler. Foucault mekandaki disiplinin dört tane amaca hizmet ettiğini belirtir bunlar sırasıyla: dağıtımlar sanatı, faaliyetlerin denetimi, oluşumların örgütlenmesi ve güçlerin birleşimidir.[12]   Yazara göre iktidarın bu amaçlardan elde etmek istediği önceki paragrafta da bahsedilen öznel deneyimleri yaşatacak kurumları oluşturup bireyleri bu kurumlara dağıtmak, onların faaliyetlerini denetlemek, orada yeni örgütlenmeler kılarak insan bedenini iktidara kayıtsız şartsız tabii kılmaktır. Bahsi geçen durumu daha yapısal inceleyecek olursak Ferda Keskin şu tespitini okuyucusuyla paylaşır: “Kapitalizmin ihtiyaç duyduğu disiplin, hapishanede ve benzeri kapatma kurumlarında geliştirilen bu teknik ve prosedürlerin tüm toplumsal kurumlara yayılmasıyla mümkün olmuştur.” [13] Diğer bir deyişle, pre-modern ve pre-kapitalist dönemde iptidai örneklerine rastlanan hapishane ve akıl hastanesi gibi kurumlar, modernizm ve kapitalizm ile birlikte şu anki disiplin etme aracı olan iktidar aygıtı konumuna gelmiştir. 

Bu meseleyi farklı bir perspektiften daha değerlendirmek icap ederse Karl Marx’ın Kapital’indeki fabrika tanımıyla Foucault’nun hapishane tanımlarını kıyaslamak ufuk açıcı olacaktır.  Karl Marx, fabrikayı kapitalistin işçileri üretim süresince bir disipline etme mekânı olarak tasarladığını ortaya atmıştır. Öyle ki buradaki işçiler atölye tarzı üretim yerlerindeki gibi işin tümüne hâkim değil sadece üretim süresince küçük bir yer edinebilecek bir işi yapmaktadır. Dolayısıyla Marx, ehlileştirilen ve vasıfsızlaştırılan işçileri ‘parça-işçi’ olarak tanımlar. [14]   Altı çizilmesi gereken nokta şudur ki, kapitalist üretim tarzındaki işçi atölyedekinin aksine makinenin bir parçası olmuş ve üretimin ana unsuru olmaktan çıkmıştır. Bu nedenle işçi fabrikada ücretli emeğinin karşılığında bedenini fabrikaya emanet etmektedir ve Marx’ın kapitalistin ordusu olarak tanımlamış olduğu mühendis ve ustabaşı gibi insanlar tarafından sürekli gözetlenmektedir. Sürekli gözetlendiği ve yaptığı üretimin farkında olmadığı için yaptığı işe yabancılaşma yaşayan işçi, grev yaptığı veya fabrikadan ayrıldığı takdirde emeğini başka yerde satamayacağının farkındadır. Marx’ta da görmüş olduğumuz üzere Foucault’nun kitabında sürekli olarak kışlalara, fabrikalara ve hastanelere atıfta bulunması şaşırtıcı değildir. Çünkü Marx, sermayenin kökenine inerek niçin sosyal yapının kapitalist üretim tarzına göre dizayn edilmiş olduğunu açıklarken Foucault modernizm ve kapitalizm menşeili yeni iktidar biçiminin nasıl ve hangi mekanizmalarla işlediğini anlatır. [15] Foucault’nun tahayyülündeki hapishane de iktidarın mikro fiziğini hücresel olarak hapse düşmüş bireye yansıtır ve onu ruhen bir yabancılaşma içerisine sürükler. 

Görülmüş olduğu üzere Foucault’nun kıymetli eseri Hapishanenin Doğuşu bu makalede yer veremediğim, kendisinden önceki daha birçok düşünürden etkilenirken kendisinden sonraki düşünürleri de etkilemiş farklı kitapların ve makalelerin konularına girmiştir. Dolayısıyla koca bir külliyatın önemli bir eseri olan bu makalenin tartışma konusu elbette hapishanenin mimarisi gibi konular da dahil edilerek genişletebilir. Dahası günümüzün konuları olan ve filmlere ve dizilere kimi zaman ütopya kimi zamansa distopya olarak giren her yerde kameralarla izlenme ve insanların anonim olarak kalamama durumu, güncel gözetleme ve disipline etme araçlarının işlevini tartışan farklı bir makalenin konusu olabilir. Bunun yanı sıra Koronavirüsten kaynaklanan pandemi süresince yaşanan hastaları ayırt etme, karantinaya alma ve bazılarını hastanede bakamama durumu da Foucault’nun gözleriyle okunabilecek konular olarak ön plana çıkabilir. Son olarak, Foucault’nun kitabında temas etmiş olduğu kurumlardan olan okulun geçici veya muhtemelen kalıcı olarak çevrimiçi okul formuna dönmesi gözetleme ve disiplin olarak iktidarın gücünü ne açıdan değiştirir sorusu da zihin kurcalayan bir mesele olarak göze çarpması muhtemeldir. 

  

KAYNAKÇA

Foucault, Michel. Hapishanenin Doğuşu,” çeviren Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi, (2000)

Keskin, Ferda. “Büyük Kapatılma,” Michel Foucault Seçme Yazılar, Ayrıntı Yayınları, (2015) s.11-19.

Marsden, Richard. The Nature of Capital: Marx after Foucault, Routledge (1999) s. 133- 162. 

Marx, Karl. “Makineler ve Büyük Sanayi,” Kapital, Yordam Kitap (Mayıs,2018), c.1 b.13 s.400-408.


[1] Michel Foucault, “Azap”, Hapishanenin Doğuşu,” çeviren Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi, (2000) s. 36. 

[2] Foucault, s.37. 

[3] Age s.39.

[4] Age s.91. 

[5] Foucault, s.100-105. 

[6] Age, s. 104. 

[7] s.107. 

[8] s.125-130.

[9] Foucault, s. 147.

[10] Ferda Keskin, “Büyük Kapatılma,” Michel Foucault Seçme Yazılar, Ayrıntı Yayınları, (2015) s.11-19. 

[11] Foucault, s. 147.

[12] Foucault, s. 209-210. 

[13] Keskin, 18. 

[14] Karl Marx, “Makineler ve Büyük Sanayi,” Kapital, Yordam Kitap (Mayıs,2018), c.1 b.13, s. 400-408. 

[15] Richard Marsden, The Nature of Capital: Marx after Foucault, Routledge (1999), s. 133-162.

Sayfayı Paylaş :