HESABIM
GİRİŞ YAP

Hoşgeldiniz! Hesabınıza buradan giriş yapabilirsiniz.



Yardım
ya da
YENİ HESAP OLUŞTUR

Bilgilerinizi girerek yeni bir hesap edinebilirsiniz.



Deniz Arslan | İstanbul Üniversitesi - Türk Dili ve Edebiyatı

FİHİ MA FİH'TE TASAVVUFİ DÜŞÜNCE

Öz: Fihi Ma Fih, tasavvuf geleneğine derin izler bırakmış Hz. Mevlana’nın sohbetleri sırasında müritleri tarafından kaleme alınmış içerisinde ayet-i kerime, hadis ve tasavvuf ilminin yanı sıra verilen çeşitli hikâye, kıssa, fıkra ve beyitler ile birlikte gerek edebi gerek fikri yönüyle oldukça zengin bir eserdir.


Mevlânâ’nın yaşadığı dönem, Anadolu Selçuklu Devleti’nin Moğol istilalarıyla sarsıldığı, siyasî otoritenin zayıfladığı, ancak kültürel ve manevî hayatın oldukça zenginleştiği bir dönemdir. Bu bakımdan Hz. Mevlana’nın sohbetlerinden derlenen bu eser dönemin tarihi, siyasi ve sosyal hayatını da yansıtması bakımından önemlidir.

“Ne varsa onun içindedir” veya “içinde olması gereken şeyler buradadır” anlamına gelen Fihi Ma Fih ilk defa Ahmed Avni Konuk tarafından Farsçadan Türkçeye tercüme edilmiştir.


Yetmiş üç fasıldan oluşan bu eserde Mevlânâ, müridlerine ve çevresindekilere hitap ederken aşk, insan, hakikat, nefs, akıl ve Tanrı gibi temel meseleler üzerinde durmuştur.


Mevlânâ, düşüncelerini hikâyeler, mecazlar, günlük hayattan örnekler ve beyitlerle destekleyip edebi bir dil kullanarak aktarması bakımından dini-tasavvufi edebiyatımızda önemli bir yere sahiptir. Bu yazıda 13.yüzyıl tasavvuf edebiyatımızın en önemli şahsiyetlerinden biri olan Mevlana’nın Fihi Ma Fih eserinde üzerinde durduğu tasavvufi kavramlar divan edebiyatımızın önemli şairlerinin beyitleri ile açıklanmaya çalışılacaktır.


Anahtar Sözcükler: Tasavvuf, fakr, mâsivâ, aşk, ene’l-Hakk, zahid, vahdet-i vücud


1.     Giriş

Mevlâna’nın Fîhi Mâ Fîh adlı eseri, yalnızca bir tasavvuf kitabı değil, aynı zamanda bir düşünce ve irfan mektebi olarak değerlendirilebilir. Eserde Mevlânâ, sohbetler aracılığıyla hakikati aktarmayı tercih etmiş, özellikle de Sokratik yöntem ile muhataplarını düşünmeye sevk etmiştir. Bu yöntem, tasavvufun yalnızca körü körüne bir kabullenme değil, tefekkür, sorgulama ve kalben idrak etme süreci olduğunu gösterir.

Tasavvuf düşüncesinin merkezinde yer alan vahdet-i vücud anlayışı, Mevlânâ’nın sohbetlerinde açıkça hissedilir. Ona göre bütün varlık, Allah’ın bir tecellisinden ibarettir.


İnsan, bu tecellinin farkına vardıkça “benlik”ten sıyrılır ve hakiki varlıkla bütünleşir. Bu süreçte yaşanan hayret, insanın sınırlı aklının ilahî hakikat karşısındaki acziyetinin bir göstergesidir.


Mevlânâ’nın üzerinde durduğu fakr(yoksulluk), insanın dünyaya olan bağlılıklarından sıyrılıp Allah’a muhtaçlığını idrak etmesi anlamına gelir. Böylece insan, sahip olduklarıyla değil; Allah’a olan yakınlığıyla değer kazanır ve muhtaç olduklarının idraki Allah'a yakınlığı beraberinde getirir. Bunun doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan sevgi ve iyilik, tasavvufun birer yansımasıdır. Sevgi, varoluşun özünü; iyilik ise bu sevginin davranışlara yansıyan halini temsil eder. Mevlânâ, iyiliği yalnızca dostlara değil, düşmanlara da yöneltmeyi öğütlemiş; kötülüğün iyilikle dönüştürülebileceğini vurgulamıştır.


1. Varlık

“Ben bir gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, bilineyim diye alemi yarattım” (Acluni, Keşfü’l-Hafa 2/132)

Mevlânâ’ya göre yaratılışın asıl sebebi ilahi aşktır ve ona göre mutlak varlık Allah’ındır.Diğer her şey ise mutlak varlığın gölgesi veya aynada görünen akisleri gibidir ve tüm varlıklar Tanrı’nın tecellisidir. İnsan, bu tecelliyi idrak ederek asıl kaynağa ulaşabilir. Lâkin insanın yalnız akıl ile mutlak varlığı idrak edebilmesi mümkün değildir. Dünyevi beden ve cismin ötesinde kalp gözü açık olan kimseler dahi kendini O’nda yok etmedikçe onu idrak etmeye uzaktırlar.


“Hak Teâlâ Cemâl-i bâ-kemâlini bî-nikab gösterse, bizim ona tâkatimiz yoktur ve behremend olmayız”1

Mevlana’nın deyişiyle Tanrı güneş gibidir tüm kâinatı aydınlatır, çıplak göz ile bakamayız, dünyaya biraz yaklaşırsa onun ışığında yok olmaya mahkûm oluruz. Tanrı’da bu yüzden insana doğrudan tecelli etmez kendisini göstermez, gizler.


“Âdem odur ki, ictihaddan hali kalmayıp, bi-aram ve bi-karar olarak Hakk’ın nur-ı Celal’inin etrafını devr eyliye. Ve Hak odur ki, ademi yakıp yok ede ve hiçbir akıl onu idrak edemiye.”2 Nitekim A’raf Suresi’nin 143.ayetinde Allah’ın dağa tecelli etmesi üzerine Hz. Musa’nın kendinden geçmesi olayının anlatılması bu duruma örnektir.


1 Mevlânâ, Fîhi Mâ Fîh, 10.Fasıl, s.35

2 Mevlânâ, Fîhi Mâ Fîh, 10.Fasıl, s.36



“Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi. Kuşkusuz insan çok zalim ve çok bilgisizdir.”

(Ahzab- 72)

Kur’an-ı Kerim’de geçtiği üzere Allah emaneti önce dağlara ve yerküreye teklif etmiştir. Fakat onlar bu yükü kabul etmeyince insan bunu yüklenmiştir.


2. Bezm-i Elest

Tasavvuf inancına göre insanlar, Allah ile ‘bezm-i elest’ yani sohbet meclisinde, masiva denizinde kaybolmayıp Rabbi unutmayıp onu her daim hatırlayacaklarına ve ona geri döneceklerine dair söz vererek Allah tarafından dünyaya gönderilmişlerdir. Bu yüzdendir ki diğer insanlar dünyaya geliş sebebini unutmuşken sûfiler ise Allah’a kavuşma aşkından yanıp tutuşmaktadırlar çünkü onlar Allah ile yaptıkları ahidi unutmamışlardır.

 

Canıma bir merhaba sundu ezelde çeşm-i yar

Şöyle mest oldum ki gayrın merhabasını bilmedim (Ahmed Paşa)

 

Ahmed Paşa’nın bu beytinde görüldüğü üzere Hakk’ın karşısında kul ona hayran kalır, mest olur ve dünya hayatında da bu sarhoşluğu devam eder. Tasavvuf düşüncesine göre kul Allah’a ulaşmak için manevi bir yolculuğa çıkmalıdır.

 

İnsanın kalbini masivadan yani Allah’tan gayrı her şeyden uzaklaştırarak ilahi hakikate ulaşma yolculuğuna seyr-i sülûk denir. Kul bu yolculuğa masivadan uzaklaşıp Allah’a yönelmekle başlar. Allah’ın isim ve sıfatlarında derinleştikten sonra Allah ile birlikte bir olma makamına ulaşır, sonrasında Allah’tan halka dönerek insanlara hizmet eder ve bu yolculuğu sürdürür.


3. Vahdet-i Vücud

Tasavvufta olduğu gibi vahdet-i vücud yani varlık birliği Hz. Mevlânâ’nın düşüncesinde de kendisini gösterir. Ona göre çokluk yoktur birlik vardır. Bu durumu şu şekilde izah eder:

Bir gönülde iki sevda olamaz. Gönül ya Mevla’yı ya da dünyayı sever.


Allah’a bağlanan kalp dünya esaretinden kurtulur ve ona bağlanan gönül Allah’a olan ihtiyacını devamlı hisseder.

 

Zengin sanırız kendimizi lîk fakiriz

Hürrüz deriz amma ki, hakikatte esiriz (Muallim Naci)

 

“Sen, zatında senin ile oldukça Ka’be, ibadetin ve taatın ile bir fücur-hane haline gelir.”3

Mevlana’ya göre ikiliğin kalkması için ‘ene’ yani ‘ben’in ölmesi gerekir. Ona göre Ene’l-Hakk’ın manası “hareketler Hakk’tandır” demektir.

Hallac-ı Mansur’un Ene’l-Hak (Ben Hakk’ım) davasında onu zahiren anlayan ulema tarafından Allah’a şirk koşmak ve küfretmekle suçlandı. Tasavvuf ehli ise onun bu durumunu vahdet-i vücudun işareti, kendi benliğinin Hakk’da yok olup onunla bir olması olarak yorumlamıştır.

 

“O’nun, ya’ni Hakk’ın huzuruna ‘iki’ ve ‘ene’, ya’ni ‘ben’ ta’birleri sığmaz; sen ‘ene’ dersin, o da ‘ene’ der. Ya sen O’nun muvacehesinde öl yahut O senin muvacehende ölsün. Fakat onun ölmesine ne hariçte ve ne de zihinde imkân yoktur.

…Şimdi mademki O’nun ölmesi mümkin değildir, sen öl, ta ki O sana tecelli eylesin ve ikilik kalksın.”4

Kendisini fani kılıp Tanrı’nın suyunda gark olmuş kişi iradesi ile hareket edemez artık çünkü ortada benliği kalmamıştır, günahın da sevabın da Tanrı’nın bilgisi dahilinde olduğunu bilen o suda boğulmuş kişi için artık günah da sevap da O’ndan geldiğinden birdir.

“Hak bir ve yol bir olunca, söz nasıl iki olur?… Surette muhalif görünür, ma’nada birdir… Eğer dikkatli bakar isen, fâsık ve sâlih ve âsî ve muti’ ve şeytan ve melek hepsi Hakk’a kulluk ederler.”5


4. Fenafillah ve Hayret

“Ölmeden önce ölünüz hükmünce ‘ma’ ve ‘men’den, yani bizlikten ve benlikten geçip ve kendi kendinden fena bulup, nur-ı Hakk’da müstehlek oldu ve artık o, nur-ı Hak olmuştur.”6


3 Mevlânâ, Fîhi Mâ Fîh, 34.Fasıl, s.125

4 Mevlânâ, Fîhi Mâ Fîh, 6.Fasıl, s.25

5 Mevlânâ, Fîhi Mâ Fîh, 12.Fasıl, s.45

6 Mevlânâ, Fîhi Mâ Fîh, 3.Fasıl, s.15


Tasavvuf geleneğinde insanın ‘ölmeden önce ölmesi’ tüm nefislerinden arınması, fani benliğin yok oluşu anlamına gelir.

 

Hayat abın içüp ömr-i ebed bulma nedür ey dil Düşüp ışk u mahabbet tigine ölmek durur ölmek (Hayreti)

 

Cüneyd-i Bağdadi’ye göre düşüncenin ulaşabildiği son nokta hayrettir. Ona göre gerçek marifet, Allah karşısında aklın aczini ve yetersizliğini kavramasıdır.

Mevlânâ, Allah’ın tecellisi karşısında hayret edip kendinden geçen kulun durumunu bir hikâye ile şu şekilde anlatır:

“Padişahın biri bir dervişe dedi ki: Sana dergâh-ı Hak’da tecelli ve kurb hasıl olduğu vakit, beni hatırla! O derviş cevap verdi: Vaktaki ben o hazrete vasıl olurum ve onun afitab-ı cemalinin tabı, bana münakis olduğu vakit kendimi bilemem; seni nasıl hatırlayabilirim?”7

 

Arz-ı hal etmeye cana seni tenha bulamam Seni tenha bulıcak kendimi asla bulamam (Ulvi)

 

Mevlânâ eserin on ikinci faslında Ene’l-abd (ben kulum) davasının Ene’l-Hak (ben Hakk’ım) davasından büyük olduğunu izah eder. Çünkü birisi henüz kendi varlığını yok etmemiştir henüz fani olmamıştır diğeri ise kendisini yok ederek Allah ile bir olmuştur.

“Ben abd-i Huda’yım diyen kimse iki mevcud isbat eder. Birisi kendi için ve diğeri de Huda içindir. Fakat Ene’l-Ha diyen kimse kendisini yok edip ve ber-heva eyleyip Ene’l-Haq der yani ben yokum, hep O’dur.”8

 

Leblerün beni fena kılmağa va’d etmiş idi Zülf ile işüm uzadı hadden aşdı intizar (Kadı Burhaneddin)

 

Tasavvuf geleneğinde ‘Allah’ın seni sende öldürmesi, kendisinde diriltmesi’ için kulun fenafillah mertebesine ulaşması yani onun celalinde dünya ve ahireti unutup fani olması gerekir. Kadı Burhaneddin’in beytinde ise insanın dünyaya gelmeden önce bezm-i elest’de Allah ile aralarında yaptıkları akide telmih vardır. Beyitte geçen zülf ifadesi ise saçın karanlık yönü bakımından dünyevi arzulara, bağlara yani masivaya benzetilir çünkü tüm bunlar aşığın Hakk’a kavuşmasına engeldir.


7 Mevlânâ, Fîhi Mâ Fîh, 3.Fasıl, s.16

8 Mevlânâ, Fîhi Mâ Fîh, 12.Fasıl, s.43


5. Zübde-i Alem

Sen kıymetçe iki cihanın verasındasın; Ne yapayım kendi kadrini bilmiyorsun

 

Mevlana’ya göre insan dağların yerkürenin bile yüklenemediği yükü kabul ettiğinden pek değerli ve kıymetlidir. İnsan asıl olandır geriye kalan her şey ise insanın parça-buçuğudur. Alemde ne kadar hayret edilecek şeyler ve şaşılacak haller varsa bunların hepsi asıl ve temel olan insan üzerine inşa olur.

 

“Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” (Şeyh Galip)

 

“Kendine güzel bak ki alemin özü sensin. Sen varlığın göz bebeği olan ademsin.”

Tasavvuf geleneğinde tüm alemin, kâinatın özü insandır. Kâinatın varlık sebebi de insandır. Bu nedenle insanın kendi değerini bilmesi ve özüne iyi bakması gerekir. Çünkü her insan aslında Hakk’ın nurunu, ondan bir parçayı içinde taşır.

 

“Ey insan, sen name-i ilahinin nüshasısın. Cemal-i şahinin ayinesi sensin. Alemde her ne varsa, senden hariç değildir. Dilediğin her şeyi kendinde ara; zira hepsi sensin.”9


6. Zahid

Mevlânâ der ki ‘Bir alim yüz zahidden iyidir… Bir hakikat yüz bin şekten iyidir’.

Dini literatürde zahid; dünyayı terk edip dinin emirlerine titizlikle riayet eden, züht ve takva sahibi, dindar, muttaki kimselere denir. Fakat tasavvuf inancında gönlü aşk ile coşmuş ve sarhoş olmuş dervişler, aşıklar için zahid ifadesi ibadetini Allah korkusu ve ahiret şevkiyle yapan kimseler için kullanılır. Onlara göre bu kimseler Hakk’ın buyruklarını cennette arzuladıkları mükafatlar sebebiyle yerine getirirler. Bunun içindir ki onların takvaları Hak aşıklarına samimi gelmez.

“Dervişin birisi padişahın huzuruna gitti. Padişah ona:

‘Ey zahid!’diye hitab etti. Derviş ona: ‘Zahid sensin!’dedi. Padişah cevap verdi: ‘Ben nasıl zahid olurum ki, bütün dünyaya malikim?’ Derviş dedi: ‘Hayır, aksini görüyorsun; dünya ve ahiret ve onların kaffe-i mülkü benimdir ve ben alemi tutmuşumdur; sen ise, bir lokmaya ve hırkaya kanaat etmişsin.”10

Divan edebiyatı geleneğinde de zahid-aşık çatışması vardır. Klasik şiir örneklerine baktığımızda aşıklar, zahidin sevgiliye olan aşkını samimi görmez ve gösterişçi bulur.


9 Mevlânâ, Fîhi Mâ Fîh, 17.Fasıl, s.73

 

Ben lebün müştakıyam zühhad kevser talibi
Nitekim meste mey içmek hoş gelür huşyare su (Fuzuli)

 

7. Dert, Fakr ve Çile

Mevlânâ zamane bilginlerini kendilerine taalluk etmeyen şeyleri gayet iyi bilmeleri fakat daha mühim ve lazım olan kendi kendiliğini bilmemeleri konusunda eleştirir.

Kendiliğini bilen aşık, aşkına olan hasretinden bi-tab düşer ona kavuşma arzusuyla yanıp tutuşur. Şem’in etrafında uçuşup dönen pervane gibidir, onun ışığında yanıp kül olma pahasına ona daha yakın olabilmek için bu acıya katlanır, onun ışığından ayrılmak istemediğinden ve daima ona daha yakın olmak istediğinden bu acı artık ona hoş gelir.

 

Gönlümüzün yularını senin eline verdik, Sen her ne söylersen benim saadetimdir,

Biz her ne söylersek yakıcı ateştir.”11

“Ten Meryem gibidir ve her birimizin İsa’sı vardır. Eğer bizde derd zuhur ederse, İsa’mız peyda olur ve doğar.”12

 

10 Mevlânâ, Fîhi Mâ Fîh, 5.Fasıl, s.21

11 Mevlânâ, Fîhi Mâ Fîh, 43.Fasıl, s.151

12 Mevlânâ, Fîhi Mâ Fîh, 6.Fasıl, s.23


Tasavvuf geleneğinde dert, Allah'a karşı beklenen vuslatın ve muhabbetin verdiği yanış anlamında kullanılır. Dert kişiyi gafletten uyandırır, masivadan uzaklaştırır, kalbi saflaştırır ve Hakk’a yaklaştırır. Mevlânâ der ki ‘’dert, dermanın içindedir.’’ Dert ve çile ile insan olgunlaşır, pişer ve Allah’a yaklaşır.

 

“İlahi, zillet ve fakr ve el boşluğu Sen’i bana getirdi, Ben Sen’in zelil ve eli boş bir kulunum.”13

 

Sufilere göre fakr Allah’a giden yol, fakir de bu yolun yolcusudur. Onlar bir şeye sahip olmadığı gibi sahip olmayı da istemezler bu nedenle insanların gözünde sefil ve perişan görünürler.

 

Harabat ehlini hor görme zahid

Defineye malik viraneler var (İbrahim Hakkı)

 

8. İyilik ve Kötülük

Mevlânâ’ya göre her şey zıddı ile kaimdir. Ona iyiliğin ve kötülüğün faili ve müessiri bir şey midir yoksa iki şey midir, diye sorduklarında mahbubatın mekruhattan ayrı olmadığını, mekruhsuz mahbubun muhal olduğunu belirtir.

 

“Eşya zıddı ile mütebeyyin olduğundan, bir şeyin ta’rifi onun zıddı olmaksızın mümkin değildir.”14

Mevlânâ iyiliğin değerinin anlaşılabilmesi için kötülüğü yok saymaz onu ilahi imtihanın bir parçası olarak görür. İyilik de kötülük de insanın içindedir. İnsan tenin yani nefsin hükmüne girerse onun esiri olur. Gönlünün içindeki sevginin, aşkın peşiden giderse iyilik de onu bulur. Mevlânâ’ya göre bu kâinatın özü sevgidir, tüm varlıklar arasındaki bağı oluşturan sevgi ve aşk sayesinde insan nefsinden arınır, kötülükleri terk eder ve hakikate ulaşır.

 

Her nerede olur isen ve ne halde bulunur isen, muhib ve âşık olmak için cehd et! Muhabbet senin mülkün olduğu vakit, kabirde ve haşirde ve cennetde ta ma-la-nihaye muhib olursun.”15


13 Mevlânâ, Fîhi Mâ Fîh, 73.Fasıl, s.211

14 Mevlânâ, Fîhi Mâ Fîh, 18.Fasıl, s.76

15 Mevlânâ, Fîhi Mâ Fîh, 43.Fasıl, s.15


 

9.    Sonuç

Fîhi Mâ Fîh, Mevlânâ’nın düşünce dünyasını bütün yönleriyle yansıtan bir eser olarak; sevgi, iyilik, vahdet-i vücûd, hayret, fakr ve hakikat arayışı gibi temel tasavvufî kavramları derinlikli bir şekilde ortaya koyar. Divan edebiyatında da sıkça işlenen bu kavramlar, Mevlânâ’nın irfanıyla birleşerek insanı kendine, insana ve Allah’a yöneltmekle birlikte insanın hayat yolculuğuna bir ışık tutar. Bu bağlamda Fîhi Mâ Fîh, yalnızca kendi dönemine değil, çağlar ötesine de seslenen bir eserdir.

 

 

Kaynakça

 

Mevlânâ, Fîhi Mâ Fîh, 13.baskı, İstanbul 2024


Sayfayı Paylaş :