Yazan: Ensar Akgül | Marmara Üniversitesi - İktisat, 1. Sınıf
DICKENS VE AHLAKIN İKİ BOYUTLU DÜNYASI
Zweig, kitapta ağırlığı Dostoyevski’ye vermesine rağmen, bu yazının konusu Dickens olacaktır. Bunun iki temel nedeni vardır: Dickens’ın üç büyük usta arasında en kolay eleştirilebilen figür olması ve Balzac ile Dostoyevski’ye kıyasla günümüz okuruna en yabancı kalan romancı olması.
Zweig, Dickens için “hayal gücünden yoksun bir ulusun ideal şairidir” der. Bu ifade, her ne kadar Dickens’ın estetik perspektifine yönelik olsa da onun felsefi temelini de açıklayıcıdır. “Hayal gücünden yoksun” çünkü karakterleri, mesajları ve sahneleri çoğu zaman yüzeysel ve tek boyutludur; “ideal bir şair” çünkü Viktoryen çağ fabrikalarda ve plantasyonlarda inleyen insanların sesleriyle yankılanırken, onlara gözünü kapayamayacak kadar vicdanlı ama onları oldukları gibi anlatmaktansa ahlaki bir idealle yeniden kuracak kadar da gerçekliğe mesafelidir. Zweig, bu üçlü duruma —kimi okurlar için bir çelişkiye— son derece isabetli biçimde dikkat çeker. Bu noktada yapılabilecek en anlamlı katkı, Dickens’ın romanlarında merkezi bir yer tutan ahlak kavramının bu çelişkileri nasıl ürettiğini ve bunun neden günümüz insanına uzak göründüğünü tartışmaktır.
Ahlak, özellikle de her insani davranışı düzenleyerek yüksek bir estetik yaratmayı hedefleyen Viktoryen Hristiyan ahlakı, insanı kavramsallaştırmakta her zaman zorlanmıştır. Bu durum ahlak felsefesinin bir eksikliğinden ziyade, insan doğasının çok katmanlı yapısından kaynaklanır. Yine de feodal ahlak sistemlerinin bu sorunu, bireysel nüansları silikleştirerek ya da insanı pratik koşullarından soyutlayarak çözmeye çalıştığı unutulmamalıdır.
Dickens’taki yüzeyselliğin ve aynı zamanda idealizmin kaynağı da burada yatar. Alt sınıf kökenine rağmen, onun ahlaki dünyasında fakirler masum, kötüler ise mutlak kötüdür. Dostoyevski’nin çelişkili, karanlık ve içsel çatışmalarla dolu karakterlerinin aksine, Dickens’ta ahlaki ikilik keskin ve nettir. Çünkü bu ahlaki dikotomi ancak bu sadelikte işlevsel olabilir.
Dickens’ın bize yabancı gelmesinin nedenlerini tartışırken iki perspektif öne çıkar. İlki kültürel ve tarihsel farklardır; ikincisi ise modern dünyanın somut gerçekliğidir. Dickens, Viktoryen dönemin Protestan ahlakı içinde şekillenmiş bir yazardır ve bu ahlak iyi ile kötüyü kökensel olarak ayırır. Oysa modern birey, iyilik ve kötülüğün aynı özne içinde birlikte var olabileceği fikrine daha aşinadır.
Hem Dostoyevski’ye hem de Balzac’a fazlasıyla aşinayız çünkü her gün onlarla yaşıyoruz. Evde, işte, okulda yanımızda ya bir Raskolnikov ya da bir Rastignac oturuyor. Anlamsızlık ve ihtiras, günümüz bireyci kapitalizminin iki yüzü.
Dostoyevski’nin yenik kahramanlarıyla, Balzac’ın şan ve şöhret meraklısı aristokratlarıyla aynı dünyayı paylaşıyoruz. Ama farklı bir perspektiften bakarsak belki de Dickens’ın en büyük yaratıcı potansiyeli de yine burada olabilir. Eğer kapitalizmin başladığı yerde Dickens bitiyorsa, Dickens’ın başladığı yerde de kapitalizm bitebilir. O yüzden belki de Dickens’ı rafta koymamız gereken yer, yavan bir İngiliz ahlakçısı olmaktansa sanayinin çarkları altında kalan bir toplumun direnç noktalarının yanıdır.




