Yazan: Semih Demir | Yıldız Teknik Üniversitesi – Matematik Mühendisliği, 2. Sınıf
KÜLTÜR VE DİL:
HAFIZA İLE KOPUŞ ARASINDA
Mehmet Kaplan’ın Kültür ve Dil kitabı, ilk bakışta sadece dil üzerine yazılmış bir denemeler toplamı gibi duruyor. Birkaç parça ilerleyince asıl meselenin dilin kendisinden daha derin olduğu anlaşılıyor. Yazar, kitapta kelimeler, imla tercihleri ya da sadeleşme tartışmaları üzerinden dar bir dil muhasebesi yapmıyor; dilin arkasında duran kültürü, tarihle bağı ve bir milletin kendi kendisini anlayabilme imkânını tartışıyor. Bu yüzden kitap, “Türkçe nasıl olmalı?” sorusundan çok, “bir toplum kendi hafızasıyla bağını ne üzerinden kurar ve bu bağı niçin, nasıl koparır?” sorusuna yaslanıyor.
Kaplan’ın en temel savı, dilin nötr bir araç olmadığıdır. Dil, düşüncenin üstüne sonradan geçirilen bir kabuk değil; bir milletin duygu, tecrübe ve anlam dünyasının kayaçlar gibi birikmiş hâlidir. Bu yüzden kelimeler yalnızca bir şeyi “karşılamaz”; aynı zamanda yüzyıllarca kümülatif bir biçimde birikmiş reflekslerin de taşıyıcısı olur. Kaplan’ın “dil hikmetin yoludur” vurgusunu sahiplenmesinin sebebi de bu. Ona göre asırlar boyunca denenmiş, kullanılmış, törpülenmiş kelimeler boş sesler değil; insan tecrübesinin tortusunu taşıyan yapılardır.
Kitabın sert damarlarından biri, dilde tasfiye mantığına yönelttiği itirazdır. Yazar bu konuda neredeyse refleksif biçimde öfkeleniyor. Özellikle Türkçedeki yerleşmiş kelimeleri sırf köken bakımından “yabancı” diye dışlama eğilimini yapay buluyor. Halkın dili kelime etiketleriyle değil, anlam ve kullanım üzerinden kurduğunu hatırlatıyor. Bu noktada mesele yalnızca birkaç sözcüğün değişmesi değil; birlikte onların taşıdığı çağrışım dünyasının, deyimlerin, ifade alışkanlıklarının ve düşünce akışının da zedelenmesi. Yazarın sitemi burada muhafazakâr bir dil nostaljisinden çok, canlı dili masa başında yeniden icat etmeye kalkmanın kibriyle ilgili bence. Çünkü yaşayan dil, laboratuvar ürünü gibi üretilemiyor; zamanla oluşuyor, edebiyatla derinleşiyor, hayatla kök salıyor; yani doğal sürecin bir parçası oluyor.
Buradan edebiyata geçişi de tesadüf değil. Yazar için edebiyat, kültürün aynası olmanın ötesinde, onun en yoğun biçimde rafine olduğu alan. Bir milletin mimarisini, müziğini, gündelik hayatını, inançlarını, zevklerini ve kırılmalarını edebiyatında görmek mümkün. Bu yüzden eski metinlerle bağın kopması, kendi kültürünün geçmişini birinci elden tüketememek gibi daha ağır bir sonuç doğuruyor. Yazarın Osmanlıca, divan şiiri ya da eski metinlerle kurduğu savunmacı ilişkinin arkasında da bu var: O metinleri toptan reddetmek, geçmişte üretilmiş büyük bir anlam alanını bugünün insanına kapatmaktır.
Kitap boyunca hissedilen bir başka şey de aydın eleştirisi. Yazarın hedefinde, Batı dillerini bilen, belli alanlarda uzmanlaşmış ama kendi milletinin tarihine, edebiyatına, musikisine, mimarisine neredeyse bütünüyle yabancı kalmış aydın tipi var. Mehmet Hoca bu tip aydınların bilgili ama köksüz olduğuna inanıyor. Hatta daha sert söylemek gerekirse, onun gözünde bu insanlar, kültürel sezgisi zayıf; kendi toplumuna dışarıdan, yarım ve ödünç kimlikle bakıyorlar. Burada Kaplan’ın yer yer sertleşen tonu bazen polemiğe yaklaşıyor, ama haksız da sayılmaz. Çünkü kitap boyunca devamlı sezilen asıl kaygı şu: Kendi hafızasına yabancılaşan toplum, sonunda kendi kendisini de yanlış okur. Geçmişini karikatürleştirir, dilini budar, kültürünü ya romantize eder ya küçümser; sonunda elinde ne sahici bir gelenek kalır ne de gerçekten kendine ait bir modernlik.
Ben kitabın en kuvvetli tarafını burada görüyorum. Yazar dil tartışmasını kelime düzeyinde bırakmıyor; onu hafıza, süreklilik ve kültürel özgüven meselesine bağlıyor. Çok yönlü ve her tarafı ölçüp tartan bir mantığa sahip. Suni modernleşmeye karşı aldığı tutum, onu bir tarafa daha çok eğiliyor gibi gösterebilir ama bence alıngan olmayan bir yaklaşımla net bir şekilde yazarın derdini anlayabiliriz. Kendisi de şu cümlesiyle çok net biçimde duruşunu özetlemiş zaten: “Ben yeniliğin değil, tarih boyunca kazanılmış olan değerleri yok etmenin aleyhindeyim.”
Sonuçta Kültür ve Dil, adının hakkını veren kapsamlı bir kitap. Dil üzerinden kültürü, kültür üzerinden tarihi, tarih üzerinden de bir toplumun kendi kendisiyle ilişkisini tartışıyor. Bana kitabın verdiği en büyük katkı, hayatıma ve çevreme kullandığımız dilin ve birikimimizin ne kadar önemli değerler olduğunun farkındalığını aşılamak olabilir. Herkesin dil konusundaki içinden çıkılmaz görünen tartışmalarına arabulucu ve güzel bir perspektif kattığını düşünüyorum.




