Yazan: Nil Erva Demir | Boğaziçi Üniversitesi – Endüstri Mühendisliği, 3. Sınıf
YOK OLUŞ İLE GELEN HAKİKAT
İnsanlık, tarih boyunca kafasındaki soru işaretlerini dindirmeye çalışmış; o içindeki bitmek bilmeyen boşluk duygusuna cevap bulabilmek için amansız arayışlara girmiştir. Bu kadim arayışta yolunu kaybeden insan başta etrafına yönelmiş ve bakışlarını dış dünyaya, nesnelere ve duyularıyla kavrayabildiği doğaya çevirmiştir. Neden ve nasıl soruları arasında savrulurken, kendisine tutunacak bir dal, içini ferahlatacak "mutlak doğrular" aramıştır. Ancak bu dışsal doğrular, çoğu zaman insanın kendi kabuğundan çıkıp kendini gerçekleştirme sorumluluğundan kaçmasına yarayan birer sığınak olmuştur.
İnsan başlangıçta evrende kendisini konumlandıramaz; dünya ile kendi öznesi arasındaki o keskin ayrımı yapamaz. Hayatı sadece dışsal nesnelerden ibaret sanırken, kendisi aslında kamera arkasından olanı biteni seyreden pasif bir gözlemcidir. Hakikati hep dışarıda aradığı bu evrede, bulduğu gerçeklik kendi varlığını hiçe sayan bir noktadadır. Duyularıyla dünyayı anlamlandıran ve ulaştığı anlamı dil ile ötekine aktaran insan, eğer birdenbire duyularından azade bir sessizliğin ve zifiri karanlığın ortasında kalsa ne olurdu? Uzay boşluğunda süzülen, kendi varlığından bihaber bir göktaşı hakikati nasıl ele alırdı?
Tam da o noktada, insan duyularından azade bir başkalaşım geçirse; kendi ağırlığıyla içe göçerek, içinde bir yerlerde bir ışık huzmesi oluştursa… İşte insanın kendini keşfetmesi tam olarak böyledir. Sessizliğin içinde duyulan o ses, zifiri karanlıkta görülen o hakikat; beraberinde gelen ağırlıkla oluşan başkalaşma ve çatlaklardan süzülen o ışık… Adeta bir yıldızın doğuşu gibi.
Jacques Lacan bu durumu, kişinin aynayla ilk karşılaşması üzerinden ele alır. Aynadaki yansımasıyla ilk kez karşılaşan insan, nesneler dünyasında ilk defa kendi öznesiyle yüz yüze gelir ve kendiliği bir anlam kazanır. Önce varlığını keşfeder, ardından onu anlamlı kılar. Tam o noktada yepyeni bir başkalaşım geçirir, sahip olduğu gerçeklik karşısından başından aşağıya kaynar sular dökülür. Su, her bir zerresini parçalayarak ele geçirir, artık bambaşka biridir.
Bazı insanlar vardır ki, hayattaki rollerinin kendilerinden bağımsız olarak sunulduğu bu düzene karşı çıkma cesaretini gösterirler. Kendileri olamadıkları bir dünyada hiç var olmamayı göze alabilecek kadar cüretkâr; ama her bir zerrelerini paramparça edebilecek kadar da gözü karadırlar. İşte Sokrates, her şeye rağmen kendisi olabilme cesaretini göstermiş nadir örneklerden biridir. Bu yüzdendir ki hakikat yolculuğuna çıkan herkes, bir şekilde onun yolundan geçer. Kendisi olma uğruna kendini feda ederek, kendiliğinin zirvesine ulaşmış başka bir figür var mıdır?
Francis MacDonald Cornford, tam olarak bu varoluşsal kırılmadan yola çıkarak Sokrates’i anlatmayı kendine görev edinmiştir. Eser, akademik bir çalışmadan ziyade Cornford’un 1932 yılında Cambridge Yaz Toplantısı’nda verdiği konferansların derlenmesiyle oluşmuştur. Yazar, metni yalnızca felsefe tarihi açısından değil; aynı zamanda dönemin sosyolojik yapısını da dikkate alarak ele alır. Yaptığı sosyopolitik bir çözümleme ile dönemin toplumsal ruhunu gözler önüne serer.
Eserin ana çevirmeni Celal Şengör’dür. Kendisi bir doğa bilimci olmasına ve Cornford’un bazı görüşlerine katılmamasına rağmen, eserin sunduğu dinamizm ve anlatım gücünden son derece etkilenmiş; bu çalışmanın Türkçeye kazandırılması gerektiğini düşünmüştür. Senem Onan ile yürütülen çeviri sürecinde, metin önce kelime kelime çevrilmiş; ardından bağlam ve dil açısından yeniden düzenlenerek sade ve anlaşılır bir üslup benimsenmiştir. Çeviri boyunca felsefi terminolojiden özellikle kaçınılmış, eserin okuma yazma bilen herkes tarafından anlaşılabilir olması hedeflenmiştir. Bu sayede eser, yalın ve akıcı bir dille okuyucuya sunulmuştur.
Sokrates, yaşadığı dönemin aksine hakikati görülen ya da duyulan şeylerde değil, insanın kendi benliğinin içinde aramıştır. Cehaletin insanı köleden beter bir hale getirdiğini savunan Sokrates, her şeye kuşkuyla yaklaşmış ve her şeye rağmen içindeki hakikatin peşinden gitmiştir. Herkesin doğaya ve dış dünyaya yöneldiği bir çağda, kendine yönelme cesaretini göstermesindeki en büyük rehberi daimondur. Daimon, Sokrates’i korumak için ona yol gösteren bir iç sestir. Emir vermez; neyin doğru neyin yanlış olduğunu söylemez. Yalnızca hakikati fısıldar ve kişiyi kendi doğrusunu inşa etmeye zorlar. Şüphe denizinde doğru yolda ilerleyebilmeyi amaçlayan bu iç ses kimileri için vicdanken Sokrates için uğruna ölümü göze alacağı yegâne hakikattir. Ancak otoritenin mutlak itaat beklediği bir dünyada, bu dik duruşun bir bedeli olacaktır.
Sokrates, kendisini Atina’yı gaflet uykusundan uyandırmak için gönderilmiş bir "at sineği" olarak tanımlar. Delfi Kahini’nin “Sokrates’ten daha bilgesi yoktur” sözünü sınamak için politikacıları, şairleri ve zanaatkârları sorgulamış; onların bildiklerini sandıkları hâlde aslında cahil olduklarını ortaya koymuştur. Bu cüretkârlık Atina tarafından hoş karşılanmamış ve tüm öfke onun üzerinde toplanmıştır.
Herkesin yasalara boyun eğdiği bir dünyada sergilediği bu dik duruş, onun halk nezdinde kabul görmemesine ve sonunun hazırlanmasına neden olmuştur. Zamanla Atina halkının gözüne batmaya başlayan Sokrates, sofist olmakla itham edilmiş; dinsizlikle ve gençleri yozlaştırmakla suçlanmıştır. Eserde de vurgulandığı üzere bu suçlamalar, mevcut ahlaki normları sarsması bakımından haksız da sayılmazdı. Asıl sorun, halkın kendi yozlaşmasını ahlak sanması ve Sokrates’in tuttuğu aynada gördükleri çirkinliği kabul edemeyişleridir.
Sokrates, savunmasında jürinin aslında 24 yıl önce yazılan Bulutlar adlı komedyanın etkisi altında olduğunu söyler. Bu oyunda Sokrates; yerin altını ve göğün üstünü araştıran bir doğa bilimci ve haksız davayı haklı çıkaran bir sofist olarak hicvedilmiştir. Halkın zihninde yer eden bu yanlış imaj, ona karşı biriken öfkenin temelini oluşturmuştur. 500 kişilik jüri karşısında yapılan oylamada Sokrates, 280’e 220 gibi nispeten yakın bir oyla suçlu bulunur. Ancak asıl kırılma, cezanın belirlenmesi aşamasında yaşanır. Dönemin Atina hukukunda suçlu bulunan kişinin ceza önermesi beklenirken Sokrates, “Beni Prytaneion’da ücretsiz yemeklerle ödüllendirmelisiniz” diyerek jürinin karşısına çıkar ve bu sarsılmaz duruş, onu idama götürür. Bu teklif, jüriyi o kadar öfkelendirir ki; ilk oylamada onu suçsuz bulanlar bile ölüm cezası lehine oy kullanır ve idam kararı kesinleşir.
Sokrates, jüri karşısında boyun eğmek ya da merhamet dilenmek yerine, onları rahatsız etmeyi sürdürmeyi seçer. Hapishaneden kaçma şansı olmasına rağmen bunu reddeder; çünkü kaçmak, hayatı boyunca savunduğu yasalara ve doğruluğa uyma ilkesine ihanet etmek demektir. Ona göre sorgulanmamış bir hayat yaşamaya değmezdi ve bu hayat ancak onurla noktalanabilirdi.
Cellat baldıran zehrini getirdiğinde, bir tanrıya sunu yapar gibi, hiç tereddüt etmeden kupayı içer. Zehir, ayaklarından başlayarak vücuduna yayıldığında, bu aslında hakikatin küçük bir çatlaktan süzülerek tüm benliğini ele geçirmesi gibidir. Kendi hakikatinden vazgeçmemek için bedenini feda eden Sokrates, hayattaki son bağını kopardığı an, kendi hakikatinin nirvânasına ulaşmıştır. Uğruna hiçe saydığı ömrü, yok oluşuyla beraber hakikate yükselmiştir.




