Yazan: Esmanur Ulusoy | Marmara Üniversitesi - Psikoloji, 2. Sınıf
HEPİMİZDEN BİR PARÇA OLAN "İNSAN OLMAK"
Engin Geçtan’ın İnsan Olmak adlı eseri, bireyin içsel karmaşalarını, yakın
ilişkilerini ve toplumsal konumunu derinlemesine irdeleyen güçlü bir psikolojik
çözümlemedir. Bu kitap özeti, eserin kavramsal derinliğini daha anlaşılır
kılmak amacıyla üç temel aşama etrafında yapılandırılmıştır: Tekillik (İçsel
Duygular ve Benlik), İkilik (Aile ve Yakın İlişkiler) ve Çoğulluk (Toplum ve
Modern Hayatın Bunalımları). Bu bölümlendirme, rastgele bir sıralamanın değil;
bilinçli bir parçadan bütüne yolculuğun ürünüdür. Ancak burada gidilen yol,
toplumları anlamaya değil; insanı anlamaya yöneliktir. Çünkü Geçtan’ın kitabı
bir toplum analizi değil, bir insan haritasıdır. Dolayısıyla en küçük yapı olan
“benlik”ten başlayarak giderek daha karmaşık ilişkilere yönelmemizin amacı,
bireyin çevresiyle kurduğu bağlar üzerinden başka insanların birey üzerindeki
etkilerini anlamaktır. Bu yaklaşım, insanı kendi içsel gerçekliğiyle
yüzleştirirken; aynı zamanda başkalarıyla kurduğu ilişkilerin bu iç dünyada ne
tür izler bıraktığını da gözler önüne serer. Kısacası bu özet, insanın hem
içini hem dışını, hem yalnızlığını hem birlikte varoluşunu anlamaya yönelik bir
okuma kılavuzudur.
1. Aşama: TEKİLLİK (İçsel Duygular ve Benlik)
Engin Geçtan, İnsan Olmak kitabında bireyin iç dünyasına yönelik derin bir
analiz sunar. Bu aşamada, bireyin içsel dünyasında yaşadığı temel duygusal
çelişkilere, kaygılara ve savunma mekanizmalarına odaklanır. Geçtan, bireyin iç
dünyasını bir savaş alanı olarak görür; bu savaş, bireyin kendisiyle barışma
çabası etrafında şekillenir.
Değersizlik duygusu, Geçtan’ın en önemli temalarındandır. İnsanın varoluşundan
gelen bu eksiklik hissi, çocuklukta başlayan, anne-baba tutumları ile
derinleşen bir değersizlik duygusuna dönüşebilir. Geçtan, çocuğun kendisine
değer verilmediği bir ortamda yetişmesi durumunda diğer insanlara karşı da
değersizlik duyguları geliştireceğini ve sürekli üstünlük kurma veya küçümseme
davranışları göstereceğini belirtir. Böyle bir insan, sürekli kendisini
başkalarıyla kıyaslayarak içten içe yetersizlik hissini besler.
Kaygı ise bireyin rasyonel olmayan korkularıyla beslenen bir duygudur. Geçtan,
kaygılı insanların hayatı sürekli felaket senaryoları üreterek yaşadığını ifade
eder. Bu kaygının temelinde yine çocuklukta karşılaşılan tutarsız, reddedici ve
cezalandırıcı tutumlar yatar. Birey, çevresindeki kişilerden yeterli desteği
göremediğinde, yaşamın günlük zorlukları karşısında çaresizlik hissederek
sorumluluk alabilme yeteneğini geliştiremez.
Bir diğer önemli tema olan sorumluluktan kaçış, kişinin iç dünyasında yaşadığı
sorunlarla yüzleşmek yerine onları başkalarına yükleme çabasını ifade eder.
Geçtan’a göre birey, içten içe kendi sorumluluğunun bilincindedir ama
genellikle bununla yüzleşmek yerine savunma mekanizmalarına başvurur: Sürekli
başkalarını suçlamak, bedensel yorgunluklar üretmek, işleri ertelemek ya da
bağımlılık yaratan davranışlara sığınmak gibi.
Yalnızlık duygusunu ise Geçtan iki farklı boyutta ele alır: Yapıcı yalnızlık ve
yıkıcı yalnızlık. Yapıcı yalnızlık, kişinin kendi tercihiyle yaratıcı bir süreç
içine girdiği ve üretkenlik yaşadığı bir durumdur. Buna karşın yıkıcı
yalnızlık, bireyin toplumdan kopuşu, duygusal ihtiyaçlarını karşılayamaması ve
kendini anlaşılmamış hissetmesi sonucu yaşadığı derin acıdır. Geçtan, modern
toplumun bu tür yalnızlığı sıkça tetiklediğini ve bireyin bunu aşabilmesi için
gerçek benliğiyle barışmasının önemini vurgular.
Son olarak narsizm ve savunma mekanizmaları, bireyin gerçek benliğini kabul
etmek yerine kusursuz bir imaj yaratma çabasını içerir. Bu davranış, derin bir
değersizlik duygusundan beslenir. Geçtan, narsizmin çocuklukta yaşanan
sevgisizlik ve aşırı korunma gibi çelişkili anne-baba tutumlarından
kaynaklandığını belirtir. Böyle bireyler, başkalarını sürekli kendi ihtiyaçları
için araç olarak kullanırlar ve gerçek anlamda sevgi ilişkisi kuramazlar. Bu,
insanın kendi içsel çelişkileriyle baş etme yöntemlerinden biridir ama sonuçta
bireyin yalnızlığını ve içsel karmaşasını artırır.
Engin Geçtan, insanı içsel karmaşalarıyla boğuşan bir varlık olarak tanımlar ve
bu karmaşaların temelinde çoğunlukla çocukluk yaşantılarının etkisi olduğunun
altını çizer. Bu bölümdeki anlatımı, sade ama güçlü bir şekilde bireyin iç
dünyasındaki karmaşayı ve çözüm yollarını ortaya koyar.
2. Aşama: İKİLİK (Aile, Yakın İlişkiler, Anne‑Baba Etkisi)
Engin Geçtan, ilk aşamada içsel fırtınaları haritaladıktan sonra ikinci aşamada
bu fırtınaların dış dünyaya –özellikle de aile ve yakın ilişkilere– nasıl
yansıdığını inceler. Burada birey, “ötekiyle karşılaşan ama hâlâ kendini
arayan” varlığa dönüşür; anne, baba ve partner figürleri, benlik inşasının hem
aynası hem test alanıdır. Toplumsal yaşamın ilk laboratuvarı olan anne‑baba ve
çocuk ilişkisi, güvenli bağlanmanın ya da sevgi eksikliğinin temellerini atar.
Kaygılı anne modeliyle bebeklikte başlayan tutarsız ilgi, yetişkinlikte
reddedilme korkusunu ve ilişki kaçınmasını besler. Geçtan, çocuğun ihtiyacı
olduğunda yeterli ve tutarlı bakım görememesinin “dünya düşmandır” filtresiyle
yaşamasına yol açtığını vurgular.
Gelişimsel takılmalar ise çocukluk gereksinimlerinin ya aşırı doyurulması ya da
kronik ihmalinden doğar. Yetişkin bedende ergen zihniyle dolaşan, başarısıyla
övünen ama ilişkilerinde ilkel tepkiler veren karakterler; ebeveynlerinin kendi
bastırılmış hayallerini çocuğa yüklemesinin sonucudur. Geçtan, bu durumu
“olgunlaşmamış kişilik adacıkları” olarak adlandırır. Yakın ilişkilerde
bağımlılık ve öfke iç içe ilerler. Birey, eksik benliğini partneriyle yamamaya
çalışır; sevgi sözcüklerinin gerisinde bastırılmış kızgınlık birikir. Bu sevgi‑kontrol
sarmalı, “sana muhtacım ama özgürlüğümü de senden esirgiyorum” ikilemini
yaratır. Pasif‑agresif çatışmalar, kitabın dikkat çektiği temel gerilimdir.
Bu atmosferde ortak yaşam çatışmaları, kırılgan ittifaklar doğurur. Ayrılma
gerilimiyle yapışık kalma korkusu aynı anda yaşanır; çiftler “gitme kal”
senaryosunda sürüklenir. Geçtan’ın reçetesi nettir: Gerçek sevgi, bağımlı iki
yarımın birleşmesi değil; özerk iki bütünün zenginleşmesidir. Anlatımında Geçtan,
klinik gözlemlerini sıcak bir sohbet diline yedirir. Teorik arka planı
(bağlanma kuramı, nesne ilişkileri), akademik jargona boğmadan günlük
diyaloglarla somutlar. Okur, kendi çocukluk yankısını satırlarda işitir;
ilişkilerine dair “aha!” anı yaşar. Sonuç: “İkilik” bölümü, içsel barışın aile
kopyasında nasıl sınandığını gösterir ve okuru sorumluluk–özerklik dengesini
yeniden düşünmeye çağırır. Bireyin anne‑babasıyla başlattığı bağlanma
yolculuğu, yetişkin yakınlık ilişkilerinde yankılanır. Yarım kalan yönlerimiz
ilişkilerle tamamlanmaz; ancak farkındalıkla dönüştürülür.
3. Aşama: ÇOĞULLUK (Toplum ve Modern Hayatın Bunalımları)
İçsel fırtınalarını dindirmeye çalışan ve aile‑ilişki arenasında ilk büyük
sınavını veren insan, Engin Geçtan’ın anlatısında üçüncü perdede
kalabalıkların ortasına –toplumun çok
katmanlı sahnesine– çıkar. Bireyin doğayla kurduğu kadim bağı koparan sanayi devrimi ve ardından hızlanan teknolojik devinim, eski köy meydanlarının yerini
gürültülü metropollere; yüz yüze bağların yerini ekran ışığına bırakır. Bu dev dönüşüm, sıcak birlikteliği vaat
ederken paradoksal biçimde yaygın bir
yalnızlığa yol açar. Geçtan bunu “aşırı yükleme” kavramıyla
tanımlar: Bedenin ve zihnin aralıksız uyaran altında kalıp kısa devre yapması.
Kentli insanın kulağına çarpan korna, gözünü yoran reklam panosu, ceplerine
sızan bildirim sesleri onun sinir sistemini sürekli alarma geçirir. Sonuçta
birey, kafile içinde yürüyen ama iç dünyasında sahipsiz kalan bir yolcuya
dönüşür.
Teknolojiyle kuşatılmış yaşam, geleneksel kültür kodlarıyla modern bireycilik
arasında sıkışmış kimliklere sahne olur. Bir yanda aile büyüklerinin “biz”
eksenli mahalle hafızası; öte yanda tüketim vitrininin “ben” odaklı özgürlük
vaadi… İkisi arasındaki gerilim, kimlik bulanıklığı yaratır. İnsan, hangi
dilde, hangi ritüelde, hangi dayanışma ağında kök salacağını bilemez. İşte bu
belirsizlik, değersizlik duygusunun toplumsal versiyonunu besler. Birey
yalnızca kendi iç sesinde değil; ait olduğu kolektifin sesinde de çalınan
notayı arar.
Bu arayışta devleti ve yasayı da yeniden konumlandırmak gerekir. Geçtan’ın
satırlarında ulus‑devlet, ilk savaş kabilelerinden bugünün bürokratik dev
aygıtlarına uzanan bir çizgide “gönüllü itaat” üretmeye çalışan kurumdur.
Yurttaş, vergilere ve sınırlamalara itiraz ederken; aynı anda güvenlik ve düzen
talep eder. Böylece modern toplumsal sözleşme, ikiyüzlü bir pazarlığa benzer.
Devletin baskı ve şiddet tekelini kabul ederiz; çünkü tehlikelere karşı
koruyacağını umarız. Ancak bu beklenti, gerçek bir aidiyet hissiyle
beslenmiyorsa yurttaş, eleştirel enerjisini otoriteye yöneltir ya da suskun bir
uyumsuzluğa çekilir.
Toplumun derin damarında duran şiddet potansiyeli, ilkel avcının yaşamsal
saldırganlığından mirastır; fakat medeniyet maskesiyle kurumsallaşmış hâlde
karşımıza çıkar. “Biz”i korumanın yolu, “onlar”ı tehdit ilan etmeye dayanır.
Savaşlar, ideolojik linçler, spor holiganizminden çevrim içi linç kültürüne
kadar uzanan kolektif saldırganlık, bireyin bastırılmış öfkesini anonim
kalabalığa teslim ederek rahatlamasına hizmet eder. Geçtan, bu döngüyü
uygarlığın kronik hastalığı olarak işaretler: İnsan, topluca var olurken
bireysel sorumluluğu askıya alır; vicdan dilini kalabalığın sloganına çevirir.
Teknolojik bolluğun gölgesinde büyüyen anlamsızlık duygusu, sahneye karşı
kültür hareketlerini çıkarır. 1960’ların hippileri “barış, sevgi, özgürlük”
şiarıyla tüketim değerlerine meydan okurken; esasında yeni bir toplumsal
aidiyet çerçevesi örmeye çalıştı. Fakat sistem, bu itirazı hızla piyasalaştırıp
soğurdu. Geçtan’ın uyarısı nettir: Şablon değiştirmek, kalıbı kırmak değildir.
Sahici dönüşüm, bireyin anlam üretimini dış reçetelerle değil; kendi iç
pusulasıyla yoğurmasıyla mümkün olur. Bu üçüncü aşamada ortaya çıkan temel
soru, modern insanın kime ve neye ait olacağıdır. Kalabalıkta kaybolma pahasına
mı özgür kalacağız; yoksa aidiyet hatırına mı bireyselliğimizi törpüleyeceğiz?
Geçtan, kitabı bu ikilemin tekdüze bir cevabı olmadığını göstererek noktalıyor.
Bize düşense, dijital kakofoninin içinde kendi sesimizi ayırt etmeyi ve ne
kadar çok “çoğulluk” arasında yaşarsak yaşayalım, içsel ahenkle uyumlanmayı
başarmak. Çünkü çoğulluk ancak bilinçli bir seçimin ürünü olduğunda
özgürleştirir; aksi takdirde insanı, kalabalıklarda sürüklenen bir gölgeye
dönüştürür.
Engin Geçtan’ın “İnsan Olmak” kitabından herkes kendinden bir parça bulabilir;
ben de kendi bulduğum parçayı anlatmak istiyorum. Bu yüzden özetini sizlerle
paylaşıyorum ki okurken hangi kısmın sizden bir şeyler barındırdığını fark
edebilesiniz. Çünkü okuduğunuzda kalbinizde en çok boşluk hissettiren yer,
aslında sizin hikâyenizi anlatan kısımdır. Benim için de durum tam olarak
böyleydi. Bu yüzden bu bölümde, bütün kitap hakkındaki düşüncelerimi yazmak
yerine sadece bende yankı bulan parça üzerine düşüncelerimi paylaşacağım.
Kitapta anlatılan psikolojik mekanizmalardan veya kavramsal açıklamalardan çok,
insanı anlamaya yönelik samimi çaba beni etkiledi. Bu nedenle tüm düşüncelerim
bu anlayış üzerine şekillenecek. Engin Geçtan, kitabında insanı anlatma
girişiminde bulunurken aslında kendi benliğini anlama çabasına giriyor. Yazarın
bu samimi içsel yolculuğunu en güzel ifade eden cümlesi şudur: “İnsan, var
olduğu günden bu yana sürekli olarak içinde yaşadığı dünyayı ve evreni tanımaya
ve anlamaya çalışmış, ancak bu çabası içinde en az tanıyabildiği varlık yine
kendisi olmuştur.” Bu cümle, yazarın kendisini hiç tanımayanlardan biri olmamak
için dış dünyaya, topluma ve hayata yönelmeden önce kendi içine bakma
ihtiyacını vurguluyor. Çünkü böyle bir tespiti yapan kişi, dış dünyayı çözmeye
çalışmadan önce kendi iç dünyasını anlamaya yönelir. İşte tam da bu içten
arayış sayesinde bizler ve binlerce insan, bugün bu kitabı okuduğumuzda içimize
yönelip benliğimizi sorgulayabiliyoruz.
Bana kalırsa Geçtan, insanın kendisini bile ne kadar az tanıdığı gerçeğiyle
yüzleştiğinde, anlamanın ve anlaşılmanın değerini çok daha derinden kavramış
olmalı. Bu nedenle kitabın benim için en çarpıcı cümlesi şu oldu: “Bir insanı
sevmek, onun gerçeklerini anlamaya çalışmayı da içerir.” Kendini anlamak için
bile yeterince çaba sarf etmeyen insanların, bir başkasını anlama gayreti,
gerçek sevginin en belirgin göstergesidir. Burada bahsedilen sevgi yalnızca
romantik ilişkilerle sınırlı değildir; bir insana herhangi bir nedenle duyulan
tüm sevgi biçimleri aynı öneme sahiptir. Bu yazıda sevgiden söz ettiğim her
yerde, böyle bir sevgiden bahsediyor olacağım.
Yazar sıkça, kendi eksikliklerimiz yüzünden başkalarını suçladığımızdan
bahseder. İnsan genellikle kendi içine bakmak yerine sürekli başkalarını
değerlendirmeye çalışır. Kendi hatalarını görmek yerine, çevresindekilerin
kusurlarını araştırır durur. Bu süreçte, kendisini ve diğer insanların onu
nasıl algıladığını fark etmeye dahi çalışmaz. Dünyayı yalnızca kendi
penceresinden gördüğü için başkalarının bakış açılarına yabancı kalır. Başka
insanları anlamaya çalışmak, insana özgü bir yalnızlığın temelidir. Çünkü insan
çabalar, anlamak ister ama ne tam anlamıyla anlar ne de anlaşılır. Harcanan
emekler çoğunlukla anlaşılmamış olarak kalır. Bu durum kiminde umutsuzluğa,
kiminde öfkeye, kiminde ise derin bir kedere yol açar. Her yeni çaba bu hisleri
bir parça daha derinleştirir ve bir noktadan sonra sizi gerçekten anlamaya
çalışan, belki de sizi anlayan insanları dahi göremez hâle gelirsiniz.
Anlamak şahsi bir meseledir, kelimelerle anlatılmaz. Yani demeye çalışıyorum ki
sizi gerçekten anlayan birisi, sizi kelimelerle anlatamaz; çünkü insan olmak,
insana dair bir şey olmak kelimelere indirilemeyecek kadar basitlikten uzaktır.
Bu yüzden sizi anlayanı anlamak, bir insanı anlamak kadar güçtür. Nasıl ki
birisinin hislerini anladığımıza inanıyorsak, aynı şekilde birisinin de bizi
anladığına inanmamız gerekir. Eğer bu inancınız çoktan kırılmışsa, hayat boyu
sürecek derin bir yalnızlık sizi bekler. Bu yalnızlıkla mücadelenin yolları her
birey için farklıdır. Yazarın da ifade ettiği yollardan biri şudur: “İçinde
yaşadığımız dünyanın zor bir alan olduğundan yakınarak zamanı tüketmek yerine,
onu ve gerçekleri kabul ederek savaşmak zorundayız.” Bana göre de en cesur
yaklaşım, bu gerçeği kabul etmek ve buna rağmen savaşmaktır. Sonuca galip
geleceğinizi bildiğiniz bir savaşa girmek cesaret değildir; ne zaman ki
kazanmak için savaşmanız, elinizden geleni yapmanız gerekir, işte o zaman
gerçek bir savaş vermiş olursunuz.
Yalnızlık, anlaşılmama ve insan doğasına dair kitabın dile getirdiği her şey
aslında hem dünyanın hem de insanın ne denli trajik bir varlık olduğunu
gösterir. Ancak bu trajedi, bir bakıma büyük bir nimettir de. Çünkü ancak böyle
zor ve trajik bir dünyada sevildiğimizi hissetmemiz, yani birilerinin bizi
anlama çabası içinde olduğunu görmemiz anlam kazanır. Aksi hâlde sevmek,
anlaşılmak ve yaşamak göz kırpmak kadar basit, sıradan ve değersiz olurdu. Bu
açıdan bakınca yaşamak, insanın başına gelmiş en büyük felaket olduğu kadar, en
büyük lütuftur da. Tıpkı sevmenin bazen büyük bir kedere kapı açması gibi, aynı
oranda büyük bir mutluluğa da kapı açması söz konusudur. Sonuçta hangisinin
gerçekleşeceğine biz karar veririz. İşte tam da bu sebepten, anlaşılmadığımızı
düşünüp anlamaya çalışmaktan, güzel günler yaşamıyoruz diye yaşamaktan
vazgeçmemeliyiz. Sanılanın aksine, yaşadığımız her olumsuzluk bizlerin yaşama
bağlanmasını artıran bir unsurdur benim gözümde. Herkes bu durumun sebebini
kendi hayatından çok farklı alanlarla doldurabilir. Ortak noktamız da umuda
sarılmaktır.




