Yazan: Ronahi Pulgat | İstanbul Üniversitesi – Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler, 4. Sınıf
MÜLKİYETİN HİKAYESİ:
KOMÜNAL TOPLUMDAN SINIFLI TOPLUMA
Bu makale, mülkiyetin tarihsel kökenini ilkel komünal toplumdan sınıflı topluma geçiş süreci içinde ele almaktadır. Friedrich Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı eserinden hareketle; arkeolojik veriler, antropolojik saha araştırmaları, feminist teori ışığında mülkiyetin bireyselleşme süreci analiz edilmektedir. Mülkiyetin nasıl bir "hak" olarak inşa edildiğini; bu sürecin aile yapısını nasıl dönüştürdüğünü, "kadının tarihsel yenilgisini" nasıl hazırladığını ve devletin bir baskı aygıtı olarak bu mülkiyet ilişkilerini nasıl kutsallaştırdığını tartışmaktadır.
Mülkiyet, modern toplumlarda doğal, ezeli ve değişmez bir olgu gibi algılansa da, tarihsel materyalizm perspektifinden bakıldığında belirli üretim ilişkilerinin tarihsel bir ürünüdür. Engel bu eserinde, mülkiyetin ortaya çıkışını ahlaki ya da psikolojik bir "sahip olma içgüdüsü" olarak değil, maddi üretim koşullarının diyalektik dönüşümü olarak ele alır.
Eserin düşünsel arka planı, Karl Marx’ın Amerikalı antropolog Lewis Henry Morgan’ın Eski Toplum (Ancient Society) kitabı üzerine aldığı "Etnoloji Defterleri"ne dayanır. Engels, Marx’ın ölümünden sonra bu notları bir "vasiyetin yerine getirilmesi" amacıyla derlemiş ve sosyalizmin ütopik bir arzu değil, antropolojik verilere dayanan bilimsel bir temeli olduğunu kanıtlamayı hedeflemiştir. Morgan’ın Iroquois yerlileri üzerindeki çalışmaları, Engels için "tarihte Darwin’in biyolojide yaptığına eşdeğer" bir keşiftir. Engels, Morgan’ın "yabanıllık, barbarlık ve uygarlık" evrelerini, sınıf çatışması ve devlet kuramıyla birleştirerek bütüncül bir tarihsel şema inşa etmiştir.
Engels’in en büyük teorik katkısı, toplumsal düzeni belirleyen "yaşamın üretimi ve yeniden üretimi" kavramını ikili bir yapıda formüle etmesidir. Engels'e göre:
Tarihte belirleyici etken, son tahlilde, doğrudan doğruya yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Ama bu üretimin kendisi de ikili bir nitelik taşır. Bir yandan yaşam araçlarının; beslenme, giyim, barınma ve bunun için gerekli aletlerin üretimi; öte yandan, bizzat insan üretimi, türün devamı. (Engels, s. 7).
Emeğin gelişmediği ilkel dönemlerde toplumları "kan bağları" (gens/klan) bir arada tutarken; üretim araçlarının gelişmesi ve artı ürünün ortaya çıkmasıyla belirleyici güç "mülkiyet ve devlet" olmuştur. Engels, doğa yasaları ile toplum yasaları arasında kurduğu diyalektik bağ ile mülkiyetin bir "durak" değil, bir "süreç" olduğunu ortaya koyar.
İnsanlık tarihinin büyük bölümünde toprak ve üretim araçları kolektif biçimde kullanılmıştır. Avcı-toplayıcı topluluklarda üretim sınırlı, tüketim ise doğrudan ve anlıktır; dolayısıyla bireysel birikim ve kalıcı servet oluşmamıştır. Tarımın ve hayvancılığın (Neolitik Devrim) ortaya çıkışıyla artı ürünün (surplus) depolanması mümkün hale gelmiş, bu da üretim araçları üzerindeki denetimi giderek bireyselleştirmiştir. Neolitik yerleşimlerdeki kalıcı konutlar ve depolar, mülkiyetin "fiili" temellerinin atıldığını, ancak henüz "hukuki" bir hak haline gelmediğini gösterir.
İlkel toplumlarda kadınlar, toplayıcılık ve bahçecilikteki rolleri nedeniyle yüksek bir statüye sahipti. "Ev idaresi" o dönemde kamusal bir endüstriydi ve soy anne üzerinden (matrilineal) takip ediliyordu. Ancak "Barbarlık" aşamasında sürülerin ve büyük üretim araçlarının erkeğin denetimine geçmesi bu eşitliği bozdu.
Erkeğin elinde biriken servet, miras sorununu doğurdu. Erkek, bu serveti klanın ortak mülkiyetine değil, kendi biyolojik çocuklarına bırakmak istedi. Bu, ancak ana hukukunun yıkılıp yerine "baba hukukunun" (patriarki) geçmesiyle mümkündü. Engels bu süreci
Analık hukukunun yıkılışı, kadın cinsinin büyük tarihsel yenilgisi oldu. Evde bile yönetimi erkek eline aldı, kadın aşağılandı, köleleşti, erkeğin keyif ve çocuk doğurma aleti haline geldi. (Engels, s. 50).
Monogami (tek eşlilik), bu mülkiyet devrini güvence altına almak için kadına zorla dayatılan ekonomik bir düzenleme haline gelmiştir. Engels'e göre tek eşlilik, iki cinsin karşılıklı aşkı için değil, mülkiyetin korunması için icat edilmiştir.
Devlet, sınıf karşıtlıklarının uzlaşmaz hale gelmesinin bir sonucudur. Toplum zengin ve yoksul olarak ayrıldığında, mülk sahipleri kendi ayrıcalıklarını korumak için "üçüncü bir güce" ihtiyaç duymuştur. Devletin üç temel unsuru; toprak esası, kamu gücü/ordu ve vergi özel mülkiyeti koruma altına almıştır.
Engels, Morgan’ın Atina devleti hakkındaki verilerine, Morgan’ın neredeyse tamamen görmezden geldiği kölelik kurumunun 'ekonomik içeriğini' ve iş bölümünün sınıfsal sonuçlarını eklemiştir. Ancak Atina modelinin 'tek ve zorunlu' bir gelişim çizgisi olarak katılaştırılması, Mezopotamya, Mısır ve Çin gibi kadim devletlerdeki farklı dinamikleri (haraççı devlet yapıları) bazen gölgelemektedir. Marx’ın 'Asya Tipi Üretim Tarzı' olarak kavramsallaştırdığı bu yapılarda mülkiyet, bireysel ellerde yoğunlaşmaktan ziyade devlet aygıtı tarafından kolektif artığa el konulması (haraç/vergi) biçiminde şekillenmiştir. Bu durum, mülkiyetin ve devletin doğuşunun her coğrafyada Atina’daki kölelik aşamasını izlemek zorunda olmadığını, ilkel komünal bağların bazen doğrudan feodal haraç sistemlerine evrildiğini göstermektedir
Hukuk, bu süreçte mülkiyeti "doğal" ve "dokunulmaz" bir hak olarak tanımlayarak ideolojik bir perde yaratır. Özellikle Roma Hukuku, mülkiyeti mutlak bir iktidar ilişkisi olarak kurgulayarak modern mülkiyet anlayışının temelini atmıştır. Hukuk, mülkiyeti teknik bir mesele gibi sunarak onun sınıfsal ve kanlı kökenlerini (zorla el koyma, sömürgecilik) görünmez kılar.
20. yüzyılda antropoloji içinde ilkel komünizmin varlığına yönelik eleştiriler sadece bilimsel değil, ideolojik bir zemin üzerinde yükselmiştir. Özellikle Rus Devrimi’nin ardından, Marksist tarih anlayışının "aşamalı" gelişim varsayımına bir tepki olarak; sınıf, özel mülkiyet ve devlet kurumlarının insan tarihinin her seviyesinde bulunduğunu kanıtlamaya çalışan bir dizi çalışma ortaya çıkmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri’nde bu reaksiyon, her halkın tarihinin benzersizliğini vurgulayan Franz Boas’ın "tarihsel" okuluyla ilişkilendirilmiştir.(1) İngiltere’de ise kurumların kökenini aramayı reddeden ve toplumun o anki parçalarının birbirleriyle nasıl ilişkilendiğine odaklanan "işlevselcilik" başlığı öne çıkmıştır. Bu okullar, evrimciliği "ayrıntılardan kaçan zahmetli bir çıkarım" olarak görmüş ve kınamışlardır.
Ancak Frank Speck gibi antropologların, yerli toplumlarda bireysel avlakların bulunduğunu öne sürerek "ilkel komünizm" tezine saldırdığı bu iklimde, karşıt veriler de birikmeye devam etmiştir. İngiliz bilim insanı V. Gordon Childe’ın arkeolojik araştırmaları, insanlığın "vahşi" avcılardan "barbar" tarımcılara ve nihayetinde "uygarlıklara" geçişinin yadsınamaz bir gelişim çizgisi olduğunu arkeolojik olarak kanıtlamıştır. Leslie White gibi "evrimci" azınlıklar, üretim seviyelerindeki farkın toplumun temel yapısını belirlediğini savunarak bu tartışmaları canlı tutmuştur.(2)
Daha sonra Eleanor Burke Leacock’un 17. yüzyıl Cizvit kayıtları üzerindeki incelemeleri, Speck’in mülkiyet olarak yorumladığı biçimlerin sömürgecilik ve meta üretimi sonrası ortaya çıktığını kanıtlayarak bu tartışmayı Engels lehine yeniden tanımlamıştır..(Leacock 1954; Leacock 1972)(3) Burada "emik" (yerli halkın bakışı) ve "etik" (dış gözlemcinin kavramsal çerçevesi) ayrımı kritiktir: Yerlilerin "kullanım hakkı", Avrupalı gözlemciler tarafından modern "mülkiyet hakkı" olarak yanlış yorumlanmıştır. Bu metodolojik hata, mülkiyetin evrensel olduğu yanılgısını besleyen en büyük kaynaktır. Oysa 2008 yılındaki genetik ve arkeolojik çalışmalar (örneğin Krallık Antropoloji Enstitüsü verileri), Engels’in ana soylu ve paylaşımcı klan yapısına dair öngörülerinin bilimsel doğruluğunu pekiştirmektedir.
Kapitalist aşamada mülkiyet, üretim tekniklerinin gelişimiyle ürünlerin değişim için 'metaya' dönüşmesi, üreticilerin kendi ürünleri üzerindeki kontrolünü yitirmesine yol açmıştır. Kentleşme süreciyle birlikte mülkiyet ilişkileri; doğrudan ve işbirlikçi olmaktan çıkıp, piyasanın 'gizemli güçleri' tarafından yönetilen gayri şahsi ve rekabetçi bir yapıya bürünmüştür. Başlangıçta karşılıklı gibi görünen ilişkiler, devlet depolarının ve meta döngüsünün kontrolüyle sömürünün sembolik birer aracına dönüşmüştür. Toprak ve aletlerin sahipliği değil, yaşamın her alanının (bilgi, zaman, emek gücü) metalaştırılmasıdır. Modern devlet, mülkiyeti "bireysel özgürlüğün koşulu" olarak yüceltir; ancak bu özgürlük sadece bir azınlık için geçerlidir. Geniş emekçi kitleler için mülkiyet sistemi, bir mülksüzleşme ve bağımlılık ilişkisinden ibarettir. İdeoloji, "sahip olma içgüdüsü" gibi sahte psikolojik argümanlarla bu eşitsizliği doğallaştırır ve mülksüzlüğü bireysel bir başarısızlık olarak sunar.
İnsanlık, doğanın geri kalanında bulunmayan özgün bir karmaşıklığa sahiptir; bu karmaşıklık, doğanın "kör yasalarıyla" veya sadece parçalı bilimsel başarılarla (Aya insan göndermek gibi) tam olarak kavranamaz. Toplumu ve tarihi gerçek anlamıyla anlamak, maddi koşullar ile insan bilinci arasındaki o girift bağı koparmayan bütüncül bir kavrayış gerektirir.
İncelenen veriler, özel mülkiyetin insan doğasının kaçınılmaz bir parçası değil, belirli bir tarihsel aşamanın ürünü olduğunu göstermektedir. Ortak toprak kullanımı ve kolektif üretim pratikleri, insanlık tarihinin istisnai değil, baskın deneyimleridir.
Sınıflar, geçmişte ne kadar kaçınılmaz bir zorunluluk idiyse, gelecekte de o kadar kaçınılmaz bir şekilde yok olacaklardır. Sınıflarla birlikte devlet de kaçınılmaz olarak yok olacaktır. Üretimi, özgür ve eşit üreticiler birliği temelinde yeniden örgütleyecek olan toplum, bütün devlet makinesini, o sırada ona layık olan yere, eski eserler müzesine, çıkrığın ve tunç baltanın yanına kaldıracaktır. (Engels, s. 162).
Bu tarihsel perspektif, mülkiyet ilişkilerinin değiştirilebilir olduğunu göstermesi bakımından kritiktir. Mülkiyetin kökenini anlamak, insanın mülkiyet üzerindeki efendiliğini yeniden kuracağı sınıfsız bir geleceği tahayyül etmenin temel ön koşuludur.
- Boas, Franz. The Methods of Ethnology. American Anthropologist, Vol. 22, No. 4, 1920. Boas, Franz. Race, Language, and Culture.
- Speck, Frank G. The Family
Hunting Band as the Basis of Algonkian Social Organization. American
Anthropologist, 1915.
Childe, V. Gordon. Man Makes Himself. London: Watts, 1936.
Childe, V. Gordon. What Happened in History. London: Penguin, 1942.
White, Leslie A. The Science of Culture. New York: Farrar, Straus, 1949.
White, Leslie A. The Evolution of Culture. New York: McGraw-Hill, 1959.
Harris, Marvin. The Rise of Anthropological Theory. New York: Harper & Row, 1968.
Leacock, Eleanor B. Myths of Male Dominance. New York: Monthly Review Press, 1981. - Leacock, Eleanor Burke. “The Montagnais ‘Hunting Territory’ and the Fur Trade.” American Anthropologist 56, no. 1 (1954): 1–15.
- Leacock, Eleanor Burke. Introduction
to Friedrich Engels, The Origin of the Family, Private Property and the
State. New York: International Publishers, 1972.
Leacock, Eleanor Burke. Myths of Male Dominance. New York: Monthly Review Press, 1981.




