Yazan: Ennur Balandi | İstanbul Gelişim Üniversitesi – Psikoloji, 2. Sınıf
BETONUN SINIRLARINDA GEZİNMEK: CANSEVER’İN SORULARIYLA KENDİ ŞEHRİMİ ANLAMAK
Modern hayatın her şeyi bir çırpıda tüketmeye odaklı temposunda okurken kelimelerin ağırlığı altında durup düşünmek zihni yavaşlatmaya zorlamak pek de alışık olduğum bir ritim sayılmaz. Açıkça söylemek gerekirse Bir Şehir Kurmak Turgut Cansever'le Konuşmalar benim için bir solukta su gibi akıp giden bir metin olmadı. Sayfalar arasında ilerledikçe karşıma çıkan kavramsal yoğunluk ve entelektüel ağırlık zaman zaman odaklanmamı zorlaştırdı hatta konsantrasyonumu korumakta epey zorlandığımı saklamayacağım. Ne var ki bu sabır isteyen adeta bir direnç testi gibi ilerleyen okuma serüveni nihayetinde zihnimde yepyeni ufuklar açan bir tefekkür yolculuğuna evrildi. Çünkü bu eser kütüphane raflarını dolduran sıradan mimarlık rehberlerinden biri değildi aksine bugün bir İstanbul sakini olarak kentin caddelerinde her an soluduğum o sıkışmışlık hissini ve kimlik krizini tam merkezinden yakalayan sarsıcı bir başkaldırı metniydi.
Bu derin düşünsel arka planı hakkıyla çözümleyebilmek adına öncelikle kitabın şekillendiği zihniyeti ve dert edinilen dönemi doğru okumak gerekiyor. Cumhuriyet tarihimizin en nevi şahsına münhasır mimarlarından ve düşünürlerinden olan Turgut Cansever meseleye hiçbir zaman sadece harç taş ya da betonun mekanik birleşimi olarak bakmaz mimari tasarımı doğrudan insanın yeryüzündeki varoluşsal sorumluluğu ve ahlaki duruşuyla eşitler. Onun dünyasında bir kent inşa etmek teknik bir mühendislik başarısı sergilemek değil yeryüzünü güzelleştirme ülküsünü hayata geçirmektir. Bahsi geçen bu değerli çalışma da hocanın 2009'daki vefatını takip eden süreçte 2010 yılında Sadettin Ökten, Ömer Dinçer ve Aynur Can gibi alanında yetkin isimlerin bir araya gelerek onun entelektüel mirasını ders notlarını ve ortak kaygılarını masaya yatırdığı sekiz oturumluk bütüncül bir panoramadır. Tartışılan temel eksen ve asıl arayış modern Türkiye’nin en köklü açmazlarından biri olan ideal şehir fikrinin izini sürmektir. Cansever bu diyaloglarda yapıların kat yüksekliklerinden ziyade o binaları oraya yükselten zihniyet dünyasını kökten ameliyata alır. Aslında yazarın bize hatırlatmak istediği gerçek son derece yalındır Bir topluluğun ahlak anlayışı inanç dünyası ve insana biçtiği değer ne ise kurduğu şehir de o içsel yapının dışa vurulmuş somut bir aynasıdır. Bu yüzden bugün kentlerimizde tanıklık ettiğimiz estetik çöküş zihinlerimizdeki aşınmanın taşa ve betona bürünmüş halinden başka bir şey değildir.
Zihnimi en çok meşgul eden ve beni köklü bir içsel muhasebeye sürükleyen ilk temel tespit Cumhuriyet sonrasındaki modernleşme sancıları içinde Türkiye'nin kendine has bir ev mimarisi ve özgün bir şehir dokusu üretemediği gerçeğiyle yüzleşmek oldu. Batı dünyasını kendi tarihi ve felsefi kökleriyle anlamak yerine sadece vitrindeki biçimsel yanlarıyla taklit etmiştik. Cansever ise hem Batı rasyonalizmini Nietzsche felsefesi üzerinden kritize eden hem de Doğu düşüncesindeki hikmetin peşine düşen akademik birikimi yüksek bir bilge figürü olarak belirmektedir. Metinde Sadettin Ökten’in dile getirdiği ve bizi çevremizdeki yabancı mekanları evleri sorgulamaya iten o varoluşsal sorular bende adeta bir çığlık etkisi yarattı Yaşadığımız bu alanları kim tasarladı bu evleri kim yaptı ve biz bu yabancılaşmış duvarlar arasında kalmaya gerçekten mecbur muyuz? Bu sorgulama modernist aidiyet ile İslam medeniyetinin kimlik kodları arasındaki o devasa yarılmayı gözler önüne seriyor. İstanbul’un keşmekeşinde hayatta kalmaya çalışan bir birey olarak bu soruların sarsıcı yükünü ruhumda hissettim zira her sabah penceremi açtığımda karşılaştığım o nefes kesen apartman denizi beni yutan ve bana ait olmayan o yabancı mekânın ta kendisiydi.
Kitap boyunca bende asıl kırılma noktasını oluşturan ve zihinsel bir uyanış yaşamamı sağlayan sekans ise o meşhur diyalogda gizliydi. Kusursuz bir şehir modeli üzerine fikir teatisi yapılırken müzakere heyetinden birinin İnsanlar için şehirler inşa etmeliyiz çıkışına karşılık Cansever’in yönelttiği o can alıcı soru benim şehircilik ufkumu tamamen dönüştürdü Peki hangi insanlar için? Bu sorunun ardındaki felsefi derinliği kavradığım an zihnimdeki tüm parçalar yerine oturdu. Cansever günümüzün sadece tüketen insan tipolojisi olan homo economicus sığlığını aşarak insanlık tarihini şekillendiren iki temel varlık tasavvuruna bakmamız gerektiğine işaret ediyordu.
Bunlardan ilki Hristiyan teolojisinin ürettiği yasaklı meyve yüzünden cennetten kovulan ve yeryüzüne bir nevi ceza çekmeye gönderilen günahkâr insan algısıydı. Katolik Kilisesi gibi otoritelerin bu kusurlu varlığı baskı altında tutmak için engizisyonlar kurduğu kendinden olmayanı cadı diye ateşe verdiği ve koca kıtalarda milyonlarca yerliyi yok ettiği o cezalandırıcı zihniyetin inşa edeceği kent de doğası gereği insanı ezen ve kontrol altında tutan bir aygıta dönüşecekti. Cansever’in işaret ettiği ikinci tipoloji ise tam tersi bir düzlemde yükseliyordu Hata yaptığında bunu idrak edip pişmanlık duyan arınan ve evrendeki mutlak ahengi fark ederek dünyayı anlamlandırmaya başlayan insandı bu. Beşerilikten sıyrılıp yüksek bir bilince yani Adem olmaya erişen bu özne yeryüzünün koruyucusudur ve onun asıl ödevi bu evreni koruyarak daha da güzelleştirmektir hüsnü muhafaza. Üstelik bu yaklaşım dünyayı sadece insan merkezli bir kibirle ele almaz kozmik dengelerle birlikte diğer tüm yaratılmışları da denkleme dahil eder. İşte bu büyük ayrımı fark ettiğim an anladım ki eğer zihnimizdeki insan tanımı dünyayı bir sürgün yeri ya da sadece bir rant sahası olarak görüyorsa kuracağınız şehir de bugünkü İstanbul gibi ruhunu kaybetmiş bir beton yığınına dönüşüyor. Biz yeryüzünü güzelleştirme sorumluluğu taşıyan o kadim Adem bilincini kaybettiğimiz için insana yakışan şehirler var etmeyi de becerememiştik.
Bununla birlikte kentsel belleğimi tamamen tazeleyen bir diğer hayati katman yerel yönetim mekanizmaları ve mülkiyet rejimleri üzerine yapılan tarihsel analizler oldu. Cansever’in bir kitapçıda denk geldiği kent yönetimi çalışmasına getirdiği eleştiri ufkumu genişletti. Türkiye’deki şehircilik krizinin 1970’lerde başladığı yönündeki yaygın kabul büyük bir yanılgıydı aksine sorunlar 1930’lardan beri yapısal olarak hiç değişmemiş hatta 1850’deki kanunnamelerle geleneksel toprak hukuku Batı merkezli dönüştürüldüğünden bu yana katlanarak büyümüştü. Bugün belediye meclis üyelerini güya irademizi temsil etsinler diye seçiyoruz fakat Cansever’in tespitiyle yüzleşince hakikati daha çıplak gördüm Onların toplumu gerçekten temsil ettiğini ileri sürmek imkansızdı. Meclis salonlarında vatandaşa ayrılan o sessiz söz hakkından mahrum köşeler şehir üzerindeki söz hakkımızın ne denli sembolik olduğunu yüzümüze vuruyordu. Oysa dirayetli bir yönetim maddi değeri olmayan ve kısa süre sonra ömrünü tamamlayacak niteliksiz yapılardaki insanları kenti estetik bir düzlemde yeniden tasarlamak adına organize edebilmeli gerekirse başka alanlara taşıyabilmelidir. Türkiye ise mülkiyet algısını ve dikey rantı kutsayarak tam tersi bir istikamette ilerledi. Sağlıklı kentler inşa etmenin yolunun işi parsel bazlı çıkarlardan kurtarıp bölge ve ülke ölçeğinde makro planlamalara taşımaktan güzellik ve estetik duygusuyla yoğurmaktan geçtiğini Diyarbakır Suriçi gibi somut örnekler üzerinden net bir şekilde okuyabiliyoruz.
Madalyonun diğer yüzüne baktığımda tüm bu hayranlık uyandıran tespitlere ve hocanın sancısını derinden hissetmeme rağmen metindeki bazı değerlendirmelere güçlü şerhler koyduğumu da ifade etmeliyim. Cansever’in geleneksel Osmanlı-İslam kent dokusunu anlatırken referans aldığı o pürüzsüz ve hatasız tablo bugünün küreselleşen dünyasında bana biraz ütopik ve romantik bir beklenti gibi geliyor. Milyonlarca insanın ekonomik dinamiklerle yığıldığı modern megakentlerin sert yapısı ve durdurulamaz nüfus hareketleri düşünüldüğünde sadece evlerin ağaç boyunu aşmadığı yatay mahalle modelleriyle bu devasa krizi göğüslemeye çalışmak pratik hayatta ne yazık ki ayakları yere basmayan bir temenniden öteye geçemiyor. Ayrıca metinde modern teknolojik imkanların kenti dönüştürme gücüne karşı takınılan o mesafeli ve hafif kuşkucu tutumu da paylaşmıyorum. Kanaatimce geleneksel değerleri ve o özlenen nefes alan yaşam alanlarını korumanın yolu teknolojiyi dışarıda bırakmak değil tam aksine akıllı şehir altyapılarını ve çevre dostu yeni nesil malzemeleri bu mimari felsefeyle radikal bir biçimde eklemlemektir.
Özetlemek gerekirse okurken odaklanmakta zorlandığım diliyle beni bir hayli yoran bu eser pratik hayata dair taşıdığım tüm şerhlere rağmen içimdeki kent algısını ve çevre bilincini kökten sarsmayı başardı. Bu okumanın bana öğrettiği en yalın gerçek bir şehri ihya etmenin sadece beton dökmekten ya da blokları yan yana dizmekten ibaret olmadığıdır. Cansever’in bizlere bıraktığı o kadim sorular geçerliliğini koruyor Bizler öncelikle Biz kimiz? sorusuna dürüst bir yanıt bulmak ve bir kenti inşa etmeden önce kendi içimizdeki adalet ahlak ve estetik algısını yeniden ayağa kaldırmakla yükümlüyüz. Ancak o zaman içinde kaybolmadığımız bizi boğmayan sahici şehirler inşa edebiliriz.




