HESABIM
GİRİŞ YAP

Hoşgeldiniz! Hesabınıza buradan giriş yapabilirsiniz.



Yardım
ya da
YENİ HESAP OLUŞTUR

Bilgilerinizi girerek yeni bir hesap edinebilirsiniz.



Yazan: Hüseyin Tokmak | Boğaziçi Üniversitesi - Fizik, 1. Sınıf

İÇİMİZDEKİ VEBA

Albert Camus’nün 1947’de yayımlanan Veba romanı, Oran adlı kentte patlak veren bir salgını anlatır; ancak metnin asıl meselesi hastalığın biyolojik seyri değil, insanın felaket karşısındaki tutumudur. Veba, Camus için bir mikrop olmaktan çok bir mercek işlevi görür: Toplumu, ahlakı ve insanın anlamla kurduğu ilişkiyi açığa çıkaran bir sınavdır. Roman, olağan düzenin bozulduğu bir anda insanın neye dönüştüğünü, hangi reflekslerle hareket ettiğini ve zamanla neye alışabildiğini sorgular.

Camus bu sorgulamayı tek bir anda değil, aşamalı bir süreç üzerinden kurar. Felaket önce inkâr edilir, ardından kabullenilir ve sonunda gündelik hayatın sıradan bir parçası hâline gelir. Bu üçlü çizgi romanın temel işleyişini oluşturur.

Başlangıçta Oran halkı olup biteni ciddiye almak istemez. Felaketleri gerçek dışı görürler; kendi başlarına gelebileceği ihtimali onları harekete geçirmez. Ölü fareler görülür, hastalık yayılır, ölümler artar ama çoğu kişi bunu “geçici bir durum” gibi değerlendirir. İnsanlar ölümü uzak ve anonim kaldıkça önemsiz sayar; ta ki ölüm yakına gelene dek. Zamanla salgın büyür, şehir karantinaya alınır ve artık inkâr edilemez bir gerçekliğin kendisiyle yüzleşmek zorunda kalınır. Oran dış dünyadan kopar. Bu kopuşla birlikte romanın duygu iklimi de değişir: insanlar sevdiklerinden ayrılır, belirsizlik uzar, olup bitenler tekdüzeleşir.

Zamanla vebanın kendisinden daha tehlikeli bir aşamaya geçilir: alışma. Ya da bir diğer deyişle, canlılığın milyarlarca yıldır en iyi yaptığı şey olan uyum sağlama. Camus burada sert bir şey söyler: İnsan acıya da ölüme de alışabilir. Ölüm istatistiğe dönüşür, cenazeler rutinleşir, büyük duygular yerini mekanik bir hayatta kalma hâline bırakır. Adeta ölümler kişiliksizleşir. Bu yüzden romanda felaketin kendisi kadar, felakete alışmanın yarattığı duyarsızlık da temel bir problemdir.

Anlatım tarzı da bu gidişata paralel ilerler. Başlarda daha nesnel ve mesafeli bir dil vardır; sanki olaylar kayıt altına alınıyordur. Salgın uzadıkça roman daha duygusal ve felsefi bir tona kayar. Camus, “ne oldu?” sorusundan çok “olan şey insana ne yaptı?” sorusuna yaklaşır. Böylece metin bir salgın romanı olmaktan çıkar; insanın ahlakına ve anlam arayışına dair bir sorgulamaya dönüşür.

Bu sorgulamayı taşıyan unsurların başında karakterler gelir. Camus, farklı insan tiplerini bir araya getirerek felakete karşı farklı tavırları gösterir; her karakter bir fikri somutlaştırır.

Dr. Bernard Rieux: Romanın ahlaki merkezidir. Kahramanlık taslamaz, büyük laflar etmez. Sadece işini yapar: tedavi eder, organize eder, direnir. Rieux’nün temsil ettiği şey gösterişsiz iyilik ve görev ahlakıdır. Camus’nün başkaldırısı burada belirginleşir: sonuç garantisi olmasa bile doğru olanı yapmak.

Jean Tarrou: Romanın felsefi bilincidir. Rieux ile konuşmaları ve ona yönelttiği sorularla salgının yalnızca tıbbi değil, etik bir mesele olduğunu hatırlatır. Tarrou’nun temel fikri, “herkesin içinde bir veba taşıdığı” düşüncesidir. Yani Camus’ye göre insanlık tarihi yalnız hastalıklarla değil, insanların içindeki şiddet, fanatizm, kör itaat ve nefretle de şekillenmiştir. Tarrou bu yüzden “içimizdeki veba” metaforunun taşıyıcısıdır.

Raymond Rambert: Bireysel mutluluk ile toplumsal sorumluluk arasındaki gerilimi temsil eder. Başta tek istediği Oran’dan kaçıp sevdiği kadına kavuşmaktır; “benim meselem değil” tavrındadır. Ancak zamanla insanların mücadelesini gördükçe değişir; öyle ki gitme fırsatı doğduğunda bile gönüllü biçimde yardım eder ve kaçmak yerine kalmayı seçer. Bireysel yaşantıdan toplumsal yaşantıya geçer. Rambert’in dönüşümü, Camus’nün dayanışma fikrini somutlaştırır: “ben”den “biz”e geçiş.

Joseph Grand: Sıradan insanın sessiz erdemidir. Büyük fikirler üretmez, belirgin bir karizması yoktur; ama elinden geleni yapar. Grand, Camus’nün sevdiği türden bir “iyi insan” örneğidir; çünkü dünyanın ayakta kalmasının çoğu zaman bu sıradan ama dirençli insanların emeğine bağlı olduğunu sezdirir. Romanın “kahramanlık” anlayışını yere indirir.

Peder Paneloux: İnanç ve teslimiyet hattını temsil eder. Salgını önce Tanrı’nın cezası gibi yorumlar; sonra yaşananlar ağırlaştıkça dili ve tavrı değişir. Paneloux, felaket karşısında “kabullenmek mi, karşı koymak mı?” sorusunu dini bir zeminde taşır ve okuru bu gerilim üzerinden düşündürür.

Cottard: Felaketten çıkar sağlayan, ahlaki olarak çürüyen insan tipidir. Salgın ona alan açar; düzen bozuldukça güçlenir. Cottard, vebanın yani kötülüğün bazı insanlar için nasıl fırsata dönüştüğünü gösterir.

Bu karakterler sayesinde roman tek bir anlatıya sıkışmaz. Farklı tutumları yan yana koyar ve okuru seçim yapmaya zorlar: Kaçmak mı, kalmak mı? Umursamamak mı, mücadele etmek mi? Teslim olmak mı, direnmek mi?

Romanın bir başka güçlü teması ölümdür. Ölüm, başa gelmediği sürece insana uzakta ve soyut görünür; ancak felaket kapıya dayanınca gerçek olur. Camus, ölümün sıradanlaşmasını özellikle absürt bir biçimde gösterir. Bununla birlikte metnin işaret ettiği nokta nettir: Ölümün kaçınılmazlığı insanı ya duyarsızlaştırır ya da tam tersine daha sorumlu hâle getirir. Veba, ikinci ihtimali öne çıkarır.

Sonuç olarak Veba, dünyanın çoğu zaman kaotik, adaletsiz ve absürt bir yer olduğunu gösterir; ancak bu, insanın tümüyle çaresiz olduğu anlamına gelmez. Camus’nün başkaldırısı, bağırıp çağıran sitemkâr bir tavır değil; zor zamanlarda bile insan kalma ısrarıdır. Salgın biter, şehir açılır, insanlar sevinir; fakat Camus’nün uyarısı belirgindir: Veba hiçbir zaman tamamen yok olmaz. Bir yerlerde bekler. Sadece uygun zaman ve koşulların oluşmasını kollar; tıpkı bir patojenin hasta etmek için uygun ortamı beklemesi gibi. Bu yüzden mesele yalnızca hayatta kalmak değil, içimizdeki vebaya karşı uyanık kalabilmektir.

 


Sayfayı Paylaş :