HESABIM
GİRİŞ YAP

Hoşgeldiniz! Hesabınıza buradan giriş yapabilirsiniz.



Yardım
ya da
YENİ HESAP OLUŞTUR

Bilgilerinizi girerek yeni bir hesap edinebilirsiniz.



Furkan Elmas-''Türkiye batılı kaynaklara göre oluşturulan bir modernlik teorisinin içine girer mi?''

 


 Avrupa Kaynaklı Modernleşme Teorilerinde Türk Modernleşmesinin Yeri



Furkan Elmas 

Kalıcı Değerler ve Maarif Vakfı

08.09.2019

 

 

Önsöz

Tarih Bölümü 2.sınıfı bitirdiğim bu sene içerisinde birden çok konuyla alakalı 20 tane İngilizce makale yazdım. Bu süreç boyunca ufkumu açan sayısız kitap ve makale okudum. Kuşkusuz bu eserlerin akademik kariyerime katkısı çok olacaktır. Ancak fark ettim ki insanın kendi ana dili dışında bir dilde kendini ifade etmesi oldukça güç bir durum. Yazmış olduğum İngilizce makalelerde çoğunlukla öğrenmiş olduğum kalıplar çerçevesinde, kendimi çok da özgür hissetmediğim bir şekilde tartışmalar yaptım ve argümanlar sundum.  Bu sebepten okumuş olduğunuz bu makaleyi kendi varlık evim olan Türkçe ile yazmaktan büyük keyif aldım. Umarım, olduğunca kusursuz ve güzel bir üslupla ifade edilmiş cümleler kurabilmiş ve ortaya atmış olduğum tartışma konusunu iyice değerlendirebilmişimdir. Öte yandan bütün yıl bilgisayar başında yazmış olduğum yazıları merakla okumak isteyen aile üyelerimin de bu sefer ne yazdığımı tercümeye ihtiyaç duymadan rahatça okuyabilecek olmaları çok hoşuma gitti. 

            Bu nedenle Kalıcı Değerler ve Maarif Vakfı üyelerine öncelikle bana bu pratik şansını verdikleri ve bu yazıda yapılmış olan kusurları veya yanlış argümanları değerlendirmeye tabi tutup güvenilir geri dönüşler verecekleri için çok teşekkür ederim. 


 Giriş


            Modernleşme terimi, son yüzyılın akademik camia içerisinde üzerine en çok tartışılan konularından bir tanesidir. Kimine göre Avrupa’da gerçekleşen Aydınlanma Devri’nden sonra temelleri atılan bu süreç, kimine göre ise Endüstri Devrimi’nden sonra insanların hayatında yer edinmiştir. Aydınlanma Devri’nden sonra insanların hayata ve dünyaya bakış açısı değişti. Eski olguların yerine yenileri geldi ve bunlar hayatın her noktasında etkisini göstermeye başladı. Din, ekonomi ve politika gibi bazı alanlarda geleneksel yöntemler veya kabullenmeler sorgulanır hale geldi. Örneğin, bu sorgulamalar sonucunda ekonominin üstündeki feodal etkiler değişime uğradı ve kapitalizme geçiş süreci hızlandı ve bunun sonucu olarak ekonomik gidişat değişti. Farklı bir açıdan bakacak olursak kralların Tanrı tarafından bahşedilmiş yetkilerinin aydınların gözünde güvenilir bir iddia olmamaya başlamasıyla birlikte politika da oldukça etkilendi. Yani, 18. Yüzyıl’dan itibaren geleneksel olan ile modern olanın kavgası ortaya çıktı. Doğal olarak modernliğin ne olduğu, nasıl ve hangi ortamlarda geliştiği büyük bir soru haline geldi. 19. Yüzyıl’da sosyal bilimlerin hızla ilerlemesi, özellikle sosyoloji ve tarih bilimleri, bu konuda birçok teori üretilmesini ve bu konunun tartışılmasını sağladı. 

            Batılı ilim adamları, bu mevzuyu değerlendirmek hususunda önce davrandıkları için modernleşmeye dair ilk bulgular onların eserlerinde görülür. Birçoğu, modernleşmeyi batıya has bir durum olarak görüp diğer uygarlıkların modernleşmesi için onların batılılaşmasını zaruri görür. Ortaya atılan tezler değerlendirildiğinde ise demokratikleşme, kalkınma ve rasyonalizasyon modernleşmenin unsurları olarak ön plana çıkar. Bütün bunlar göz önüne alındığında batılı kaynaklara göre Türkiye’nin modernleşmedeki yerinin ne olduğu ise önemli bir münakaşa konusudur. Dolayısıyla Halil İnalcık’ın kıymetli eseri Rönesans Avrupası: Türkiye’nin Batı Medeniyetiyle Özdeşleşme Süreci,[1]  Türkiye’nin çağdaşlaşma serüvenini açıklamada yönlendirici bir rol oynar. Çünkü Batılı devletlerin modernleşme süreci ile Türkiye’nin ki kıyaslanır ve yerli ve yabancı akademisyenlerin tezleriyle desteklenir. Bütün bu nedenlerden dolayı Halil İnalcık’ın adı geçen eserinden de esinlenmek suretiyle Türkiye’nin batılı modernleşme teorilerine uygunluk gösterip göstermediği bu makalenin asıl tartışma konusudur. Şüphesiz ki ilgili ilim insanlarının batılı gözlerle üretmiş olduğu modernleşme kalıpları, Türkiye’nin uygarlaşma süreciyle uyum göstermekte başarılı değildir. 

            Modernleşme kuramından ilk bahsedenlerden olan Max Weber’in bu konudaki görüşleri rasyonelleşmenin önemine vurgu yapmaktadır. Weber’e göre rasyonelleşme, kapitalizm ve modernleşme arasında organik bir bağ vardır. Weber’in anlayışında rasyonellik, toplumların ve idari birimlerin karar alırken etkisinde kaldığı zihin yapısını temsil eder.  Weber, rasyonalliğin 4 ayrı türü olduğunu iddia eder: pratik rasyonalite, teorik rasyonalite, değerler rasyonalitesi ve formal rasyonalite.[2]  Bunları açıklayacak olursak pratik ve teorik rasyonalite birbirlerine zıt bir şekilde konumlanır. Anlık ihtiyaçların giderilmesi için pratik rasyonalite devreye girerken uzun vadede bilimsel bir şekilde açıklanması gereken ihtiyaçlar için ise teorik rasyonaliteye başvurulur. Değerler rasyonalitesi, toplumun değer yargılarının, dinin ve örflerin etkilemiş olduğu rasyonalite türüdür. Son olarak ve Weber’e göre en önemlisi olan formal rasyonalite ise yapılacak olan etkinliğin hesaplanması ve bunun ekonomiye ve siyasete uygulanması demektir. Weber, çağdaşlaşmanın getirdiği rasyonelliğin formal olan olduğuna inanır ve bu durumun sadece Batı Ülkeleri’ne has olduğunu açıkça belirtir. Öyle ki rasyonelleşme, bürokratikleşme, sermaye birikimi ve demokratikleşme etkenleri yalnızca Batı’da bir araya gelmiş ve bu ülkelerin şu anki üstün konumlarının oluşumunu sağlamıştır.[3] Bu analizleri göz önüne alacak olursak Türkiye hiç bir zaman modern bir ülke olamayacaktır. Zira Weber’in iddiası Türkiye ve diğer Orta Doğu ülkelerinde daha önce belirtilmiş olunan unsurların hiçbir zaman bir araya gelemeyeceği yönündedir. 

Weber’in aksine oryantalizm etkisinden uzak ve ilk Türk sosyolog olarak kabul edilen Ziya Gökalp’in muhakemesine göre modernleşmek salt olarak formal rasyonalite çerçevesinde gerçekleşmez.[4]  Gökalp, Türk modernleşmesinin 3 cereyanda zuhur ettiğini belirtir. Bunlar, Türkleşme, İslamlaşma ve muasırlaşmadır. Onun iddiaları açıkça gösterir ki çağdaşlaşma sürecinin iki önemli sacayağı medeniyet ve kültürdür. Kültür, toplumun yüzyıllar boyu biriktirmiş olduğu değer yargıları ve örflerine dayanır. Kültürün değişmesi yahut değiştirilmesi bir toplum için tehlike arz eder iken medeniyet, bir topluma ithal edilebilir. Çünkü Gökalp’e göre bu kavram ilim ve bilim alanındaki faydaların bir topluma aktarılmasıdır.[5] Diğer bir deyişle Türk toplumunun ihtiyaç duyduğu yeni bir kültür değil batı medeniyet dairesinin teknolojik ilminden yararlanmaktır. Şayet Gökalp ve Weber’in görüşleri tekrar değerlendirmeye alınırsa Weber doğulu toplumların modernleşmesi için bir rasyonaliteye sahip olması gerekliliğini fakat bunun imkânsız olduğunun altını çizer. Ancak Gökalp, Türkiye’nin 2. Mahmut dönemi reformları ile başlayıp 1908 İttihat ve Terakki devrimi ve 1923’de Cumhuriyetin kurulması ile devam eden süreçte kendi modernleşme rasyonalitesini yarattığını vurgular. Aşikâr ki Weber’in çizmiş olduğu modernleşme kalıpları Türkiye’nin vaziyetiyle uyuşmaz.

Bu makalenin içerisinde yer alması gereken diğer bir önemli modernleşme teorisyeni ise Martin Seymour Lipset’tir. Kendisi 2. Dünya Savaşı’ndan sonra savaş öncesi ortaya çıkmış faşist ve komünist rejimlerin totaliter eğimlerden demokrat eğilimlere nasıl dönüştüğü üzerine araştırmalar yapar. Lipset’in tezi ise istikrarlı bir demokrasinin modernleşmeye yol açtığını savunur. Bu nedenle, istikrarlı bir demokrasi kurmanın 4 şartı olduğunu söyler ve bu dördünü ekonomik kalkınma bileşenleri çatısı adını verdiği (economic development complex) kavramın altında toplar. Bu şartlar; müreffeh bir ekonomi, sanayileşme, şehirleşme ve eğitimdir. [6]  Daha detaylı bir şekilde inceleyecek olursak Lipset, sanayileşmeyi diğer 3 unsurun tetikleyici bileşeni olarak görür. Eğer bir ülkede sanayileşme başladıysa ekonomi, şehirleşme ve eğitim gelişir. Dolasıyla Lipset’in kanıtlarına göre böyle bir ülkede orta sınıf kalkınmaya başlar ve devletin gelir dağıtıcı rolü gittikçe azalır. Bu vakada görülüyor ki ülkedeki politikleşme toplumun kalkınmasıyla beraber azalır. İşin Türkiye kısmına gelecek olursak Lipset, ortaya atmış olduğu kalıpları 1959 senesindeki Türkiye ve Mısır üzerinden karşılaştırmalı olarak tetkik eder. [7] Bu konudaki analizleri yorumlara açık olmakla birlikte anlaşılan şudur ki Mısır, sanayileşme ve şehirleşme alanında Türkiye’den daha önde gözükür. Fakat Lipset’e göre bu yanıltıcıdır çünkü Mısır eğitim ve ekonomi alanında o kadar geridir ki ekonomik kalkınma bileşenleri arasında uyumsuzluk çıkmıştır. Oysa Türkiye bahsi geçen 2 alanda geri olmasına rağmen genel olarak 4 bileşen arasındaki uyumu sağlamıştır ve daha doğru bir modernleşme yolundadır. Yani, 1959 senesindeki Türkiye’ye bir bakış attığımızda oldukça umut vericidir. Ancak Lipset’in teorisini günümüz Türkiye’sine uygulamaya çalıştığımızda aynı sonuçlarla karşılaşmayız. Çünkü 1980 sonrası ülke içi göçlerin artmasıyla beraber çağın şartlarına uygun şehirleşme politikaları geliştirilememiş ve bu nedenden dolayı bu alanda geri kalınmıştır. Ayrıca nüfusun dengeli dağılmaması da bu konudaki önemli bir sorundur. Bunun yanı sıra Lipset’in değinmiş olduğu politikleşme konusu da incelendiğinde Türkiye, şu an aşırı politikleşmenin doğurduğu sıkıntılarla karşı karşıyadır. Özetleyecek olursak bu teoriye göre Türkiye modernleşme yoluna girmiş olmasına rağmen şu an bu yoldan çıkmış bir ülke gibi gözükmektedir. 

Lipset, Türkiye gibi modern olmaya çalışırken bocalayan ülkelerin üç çelişkiden dolayı zorlandığını iddia eder: Din ve sekülerizm çatışması, mültecilik ve vatandaşlık problemi ve gelir dağılımındaki adaletsizlik. Günümüz Türkiye’sinde ise bu 3 tenakuzun hepsi görülmektedir. Lipset’in hedefi ise bu sorunların politik atmosferi rahatlatmak ve gerginliği azalmaktır. Bu sebepten 2 partili sistem, bölgesel seçim sistemi ve federal devlet biçimini bu sorunlardan kurtulmak için şiddetle önermektedir. Zira iki partili olan bir sistemde partiler ideoloji temelli değil sorun çözme odaklı olacaktır ve ırk, din, dil ayırt etmeden daha kapsayıcı olacaktır. Bölgesel seçim sistemi ise oransal seçim sistemine nazaran milletvekillerinin önemini ortaya çıkaracak ve liderlerin öneminin azalmasıyla bölgesel problemlerinin çözümüne odaklanılacaktır. Federal yönetim sistemi ise bölgelere özerklik verip bölgesel seçim sistemi ile paralellik göstererek gerilimin azalmasında önemli rol oynayacaktır. 

Bu kalıpların Türkiye’ye yansımasını daha iyi görebilmek için ise Niyazi Berkes’in başyapıtından yararlanılması şarttır. Din ve sekülerizm üzerine yaptığı tartışmalarda önemli değerlendirmeleri olan Berkes, bu ikili arasında bir denge bulmayı şart koşan Lipset’in aksine dinin arkasına saklanmış çağ dışı geleneklerin sekülerizmin gücü ile saf dışı bırakılması gerektiğini savunur.[8]  Berkes’in burada kastettiği vaziyet, dinin hor görülmesinden ziyade çağı yakalayamamış kurum ve kuruluşların reformlar veya devrimler aracılığıyla çağa ayak uydurması gerekliliğidir. Açıkça görülüyor ki Lipset, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri’nin uyguladığı sistemi örnek ve her ülke tarafından erişilmesi gereken bir ideal olarak gösterirken Berkes, Türkiye’nin gerçekliğine daha yakın bir tez sunmuştur. Lipset’in teorisi üzerinde konuşulması gereken son nokta ise federal devleti örnek yönetim biçimi olarak göstermesidir. Fakat unutulmaması gerekir ki Türkiye üniter devlet sisteminden uzaklaşırsa özerk bölgeler, politik gerginliğin baş sorumlusu olur. Bunun en temel nedeni ise Türkiye’de belli bir etnisiteye bağlı insanların bir bölgede yoğunlaşmış olmasından dolayıdır. Kısacası, Lipset’in modernleşme teorisi Türkiye’ye kısmi olarak uyumluluk gösterse de modernlik yolundaki sunmuş olduğu çözüm önerileri derde çare değildir. 

  Üzerine parmak basılması gereken son konu ise Barrington Moore’un modernleşme rotaları belirlediği teorisidir. Bu teoriye göre 3 türlü modernleşme yolu vardır: Demokratik, Faşist ve Komünist. Demokratik modernleşme yolundan geçmiş ülkeler; Fransa, Britanya ve ABD’dir. Faşist yoldan geçenler Almanya ve Japonya iken Komünist yolu benimseyerek modernleşen Rus ve Çin’dir.[9]  Moore, bu ayrımın esas iki nedenini burjuvazinin varlığına ve tarım toplumunun türüne dayandırarak açıklamıştır. Demokratik yolu takip eden ülkelerde güçlü burjuvazi varken güçlü derebeylikler neredeyse yoktur. Faşist yolda ise güçsüz bir burjuvazi varken güçlü derebeyleri yönetimde etkilidir. Komünist modernleşmede ise burjuvazi neredeyse yok iken köylülerin başında derebeyleri de bulunmamaktadır. Moore, ortaya koymuş olduğu bu kalıplarla saymış olduğumuz toplumların modern öncesi yapılarının modernliğe geçtikten sonra da korunduğunu iddia eder. Bu konudaki diğer bir kanıtı ise modernliğe geçişin hep bir devrim aracılığıyla olduğudur. Buna örnek olarak ise İngiliz ve Amerikan İç Savaşı’nı, Fransız Devrimi’ni, Rus ve Çin komünist devrimlerini örnek gösterir. Bu kalıpları bir yapboz gibi düşündüğümüz takdirde Türkiye hangi parçalarla uyum gösterir? Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet’e olan geçiş süresince ülkemizdeki burjuvazi ve tarım toplumu türünü inceleyecek olursak ne güçlü bir burjuvazi ne de güçlü bir derebeylik sistemi görürüz.[10] Bu durumda Türkiye’nin komünist yol üzerinden modernliğe geçiş yapması gerekirken böyle bir durumla da karşı karşıya değiliz. Eğer ki Tanzimat’tan sonra iyi yetişmiş askerleri yeşermekte olan burjuvazinin mensupları olarak sayarsak 1908 İttihatçı Devrimi’ni Barrington Moore’un kalıplarına uydurabiliriz. Ancak öyle gözüküyor ki bu uydurma çabası da Türkiye için zorlama bir değerlendirmeden ötesine geçemez.

Sonuç olarak modernlik ve modernliğe geçiş kavramları halen daha önemini korumakla birlikte akademisyenlerin eserlerinde de büyük bir soru olarak yer işgal etmektedir. Bu makale, Halil İnalcık’ın Rönesans Avrupası ve Türkiye’nin Batı Medeniyetiyle Özdeşleşme Süreci adlı eserin ortaya atmış olduğu soruyu cevaplandırma vesilesiyle yazılmıştır. Bu soru ise Türkiye’nin batılı kaynaklara göre oluşturulan bir modernlik teorisinin içerisine girip giremeyeceğidir. Değerli yerli ve yabancı akademisyenlerin ve düşünürlerin eserleri göz önüne alındığında anlaşıldı ki Türkiye’nin toplum ve kültür yapısı batılı modernleşme teorilerinin gördüğünden çok daha farklı bir durumun içerisindedir. Bu nedenle bu ülke nevi şahsına münhasır olmakla birlikte kendi gerçekliğine uygun kalıplara ve teorilere ihtiyaç duyar. 

 

 

 

 

Kaynakça


Berkes, Niyazi. Türkiye’de Çağdaşlaşma, Bilgi Yayınları, 1973, s.15-31.

 

Gökalp, Ziya. Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, Evkaf-I İslamiye Matbaası Yeni Mecmua, İstanbul, 1918, s. 28-34.

 

İnalcık, Halil. Rönesans Avrupası: Türkiye’nin Batı Medeniyetiyle Özdeşleşme Süreci, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2011.

 

Lipset, Seymour Martin. Some Social Requisites of Democracy: Economic Development and Political Legitimacy, The American Political Science Review, Vol. 53, No. 1,1959, s. 32-35.

 

Moore, Barrington. The Social Origins of Dictatorship and Democracy, Beacon Press, 1966, s. 413-432.

 

Weber, Max Economy and Society: an Outline of Interpretive Sociology, Berkeley: University of California Press, 1978, s. 50-78. ve, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, İstanbul: Hil Yayın, 1997, s. 10-29.

 



[1] Halil İnalcık, Rönesans Avrupası: Türkiye’nin Batı Medeniyetiyle Özdeşleşme Süreci, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2011.

[2] Max Weber, Economy and Society: an Outline of Interpretive Sociology, Berkeley: University of California Press, 1978, s. 50-78.

[3] Max Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, İstanbul: Hil Yayın, 1997, s. 10-29. 

[4] Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, Evkaf-I İslamiye Matbaası Yeni Mecmua, İstanbul, 1918, s. 28-34.

[5] İnalcık, s. 328-333.

[6] Seymour Martin Lipset, Some Social Requisites of Democracy: Economic Development and Political Legitimacy, The American Political Science Review

Vol. 53, No. 1,1959, s. 32-35. 

[7] Age s.59. 

[8] Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Bilgi Yayınları, 1973, s.15-31.

[9] Barrington Moore, The Social Origins of Dictatorship and Democracy, Beacon Press, 1966, s. 413-432.

[10] İnalcık, s.305-315.