HESABIM
GİRİŞ YAP

Hoşgeldiniz! Hesabınıza buradan giriş yapabilirsiniz.



Yardım
ya da
YENİ HESAP OLUŞTUR

Bilgilerinizi girerek yeni bir hesap edinebilirsiniz.



Sevgili öğrencimiz Ayşe Hümeyra Çete’nin Amin Maalouf’un "Ölümcül Kimlikler" adlı eseri üzerine kaleme almış olduğu kitap kulübü makalesini sizlerle paylaşıyoruz.

ÖLÜMCÜL KİMLİKLER

Amin Maalouf Lübnan’da Hristiyan Arap bir çevrenin içine doğmuş ve gençliğini aile geleneklerinin çatısı altında geçirmiştir. Buna karşın ait olduğu coğrafyayla ilişkilendirilen İslam dinine mensup olmadığı için erken yaşlarından itibaren kimlik çatışmasını tecrübe etmiştir. Biz okurlar çoğunlukla, basit bir tarih okumasıyla dahi Orta Doğu'da İslam’dan önce Hristiyanlığın var olduğunu gözlemleyebilecekken, yazarın ve ailesinin geçmişten gelen Hristiyanlığını adıyla bile ilişkilendiremeyerek taaccüple karşılıyoruz. Oysa medeniyetler tarihinin saptanabilmiş başlangıcından beri her dönemde dünyanın merkezi olmuş olan Anadolu coğrafyasında isimlerini bildiğimiz bilmediğimiz, sayamayacağımız çoklukta milliyetle bir arada yaşayan bizler de Türklük kimliğimizin altında pek çok aidiyet barındırmıyor muyuz? Yazarın gençliğinden beri onu düşündüren bu dini, milli, kültürel aidiyetler sorgulaması kitabı okurken kafamızda netleşip derinleşmeye başlasa da bu konuyu bir meyveye arkadaşlarımızdan farklı bir isimle seslenirken veya dolmanın zeytinyağlı mı kıymalı mı olması gerektiğini konuşurken sorgulamıyor olmamız mümkün mü?

Hatay’ın Suriye sınırında bir Türkmen köyünde Erzurumlu bir anneyle büyüyüp aşağı köydeki Arap çocuklarla oyun arkadaşlığı ettiğim yaşlarda, yürüyerek birkaç saatte bitirilebilecek o küçük bölgede bile sıkça önüme çıkardı kimlik meselesi. Mesela babaannemin yanında yaramazlık yaptığımda Erzurumlu, anneannemin yanında yaptığımda Hataylı olurdum. -Bunu yaşamayan bir çocuk var mıdır bu topraklarda? Sanmam- Ne Hataylı ne de Erzurumlu olmayı istemezdim. İkisi de kötü sıfatlarımı nitelemek için kullanılan vasıflardı. Çocuk yaşımda nereli olmamam gerektiği söyleniyordu çevremde. Aşağı köydeki çocuklarla çok oynayınca daha hırçın olurdum mesela, anneannemin komşusu olan Kürtlerle de çok konuşmamalıydım. Bizim topraklarımız böyleydi ben çocukken de, en küçük yerleşim yerlerinde bile birkaç farklı kültürü, farklı milliyetleri, farklı dinleri barındırırdı. Bu yüzyılların süregelmiş Anadolu geleneğiydi. Kitapta da örneklere veya anlatılara sıkça konu olan bu coğrafya bin yıllardır medeniyetlere, devletlere, dinlere ev sahipliği yapmıştı ama aynı zamanda çok kavga gördü, pek çok savaş, pek çok yıkım.

‘Yaraların hissedilmesi için tanımlanmaya ihtiyacı yoktur’(s.65) diyor yazar. Kitabın içerisinde kimliklerin ölümcül kılan yanlarına dair en açıklayıcı bulduğum cümlelerden birini söylüyor. Yaraların hissedilmesi için tanımlanmaya ihtiyacı yoktur fakat fikrimce iyileştirilmesi için vardır, öldürmemesi için vardır. Gururla taşıdığımız aidiyetlerimizi insan kimliğimizin önüne koyduğumuz zaman başlar bizi yaralamaya. Artık bizden farklı bir şeyler düşünen, farklı bir şeylere inanan veya farklı bir şeyler bilen kişiler yoktur. Farklılığı bizim kimliğimizi tehdit eden bütün bir toplum vardır. Bu toplumun geçmişi kötüdür, çocukları çirkindir, başarıları haksızdır. Artık biz bir arada yaşadığımız kişilere karşı tahammülsüz, hoşgörüsüz ve kindarızdır. Tek bir kimlikliğimizi ayırdığımız bu insanların bizle ortak olan diğer kimliklerini de yok sayarız.

Tarihte toplumlar tarafından öncelenen kimlik bir bakıma dönemin kimlik modasına göre belirlenmiş, kimi zaman din, kimi zaman milliyet, kimi kültürde cinsiyet, kimi kültürde yaş kimliği önemsenmiştir. Son üç yüzyıldır toplumlar tarafından daha öncelikli hale gelen milliyet temelli oluşturulmuş kimlikler yapılan savaşlarda, anlaşmalarda, toprak paylaşımlarında etkin bir faktör olmuştur. Pek çok milletin bir arada yaşadığı Anadolu topraklarında da toplumlar -hepsi onlarca yıl önce buraya gelip Anadolulaşmış olsa da- ‘aslen’ nerden geldiklerine göre ayrışmışlardır. O günden bu güne bu topraklarda yaşayan Türk toplumunun alt kimlik, üst kimlik kargaşası ve kimlik sorunları ne düzgünce tanımlanabilmiş ne de gereğince çözümlenebilmiştir. Bulunduğumuz coğrafyada artan savaşlar ve göçlerin de bu karmaşaya eklenmesiyle iyice düğümlenen kimlik sorunumuz toplumumuz için gün geçtikçe derinleşen bir yara olmaya başlamıştır. Anlamlandırılamayan veya haddinden fazla anlamlandırılan kimliklerimiz, biz farkına bile varmadan bir koruma mekanizmasından bir saldırı mekanizmasına dönüşmüştür. Varlığıyla Anadolu’yu zenginleştiren kimlikleri ‘biz’ olmadıkları için -aslında ne kadar da biz olduklarını irdelemeden- yok sayarak esas olanın ‘biz’ olduğunu kanıtlama çabası olarak ortaya çıkmıştır. Oysa kimlik bizleri tanımlayan şeylerin bütünüdür. Bu bütünü tek bir ögeye hapsetmeye çalıştığımızda kendimizi bir insan olarak olabileceklerimizin sadece birine hapsetmiş olmaz mıyız? Kaybetmemek için kısıtladığımız kişiliğimizi var etmenin yollarını tıkamış olmaz mıyız? Mesela Arap çocuklardan öğrendiğim oyunlar benimken Türk çocuklardan öğrendiklerimi oynamaya devam edemez miyim veya annem bana Çerkes danslarını öğretirken arkadaşlarımla çektiğim halaylar eğlenceli olamaz mı? Bütün milletler pirinçle pilav yapmayı bulmuşken adını farklı söylüyor olmaları onları gerçekten çok farklı kılar mı?

Kitabı okumadan önce sık sık aklıma takılan kimlikler çatışması düşününce bölünmüş aidiyetlerimin hepsini benimsemeye çalışıyor fakat hangi kimliğimi önceleyip korumam gerektiği konusunda tereddüte düşüyordum. Kitabı okurken de anlaşılacağı üzere yazarın kimlilere yaklaşımının bölünmüş yamalı bir bohçadan ziyade bir tuval üzerine çizilen bir desenler olması bu konudaki düşüncelerime yön verdi. Hatay’da doğup doğu kültürünü hayranlıkla benimseyen biri olarak bir opera gösterisine gittiğimde Viyanalı kimliğime büründüğümü veya aşureyi çok severek yediğimde Müslüman kimliğimden kaynaklandığını değil, her iki konuda da aynı kişi olarak hareket ettiğimi kavradım. Kitap, bir çok kimliğe bölünmüş bir kişilik değil bir kimlikte toplanmış rengarenk aidiyetlere sahip olduğumu ve bunların üzerine yenilerini eklediğimde diğerlerinin silinip gitmemesi için yapmam gerekenin hepsini gururla benimsemek olduğunu anlamamı sağladı.

Sayfayı Paylaş :