HESABIM
GİRİŞ YAP

Hoşgeldiniz! Hesabınıza buradan giriş yapabilirsiniz.



Yardım
ya da
YENİ HESAP OLUŞTUR

Bilgilerinizi girerek yeni bir hesap edinebilirsiniz.



Fazıl Soylu

HÜKÜMDARLIĞIN KULLANIM KILAVUZU

Bilinen insanlık tarihinde her zaman yöneten ve yönetilen ayrımı var olmuştur. Dünya tarihinde bilinen ilk kralın kim olduğuna yönelik fikirler, ilk medeniyet unsurlarının görüldüğü Mezopotamya ve Mısır üzerine yoğunlaşsa da ilk yönetenin kim olduğunu bulmak imkânsız. Zira insanlığın hafızası olan tarihin bile bu denli geçmişe uzanması pek mümkün değil. Sosyoloji ve Antropoloji bize günümüz modern devlet aygıtının atasının ve ilk yöneticinin kökenine dair birtakım düşünceler vermek ile beraber ilk olarak ne zaman çıktığına dair kesin ve genel geçer bilgilere ulaşmak mümkün değildir. 

Günümüz mevcut sistemindeki yerine göre yapılan tanımdan yola çıkarsak: İnsanların ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri, doğalarında var olan gelişmeyi sağlayabilmeleri için zaruri olan düzeni ve güvenliği sağlayan, hukuki yaptırımlar ile desteklenerek kamu gücünü kullanan ve egemen olduğu yerler bakımından tek ve en üstün egemen olarak kabul edilen bağımsız siyasal aygıta devlet denir. Mevcut düzendeki devlet tanımı kabaca bu olmak ile beraber devlet teorisyenleri arasında ilk devletin nasıl ortaya çıkmış olabileceğine dair birçok görüş mevcuttur. Literatürde oldukça destek toplayan görüşlerden biri de artı ürün ile ilişkilendirilendir.

Henüz paranın hatta ilkel mübadele yolu ile ticari hayatın dahi oluşmadığı insan toplumlarında çeşitli yollar ile elde edilen ürünler mevcuttu. Genellikle ihtiyacı kadar ürüne sahip olan ve ortalama yaşam süreleri de göz önünde bulundurulduğunda ihtiyaçlarını dahi tam olarak karşılayamayan ilk insan toplumlarında artı ürüne yani ihtiyaç fazlası ürüne sahip olanlar bunu araçsallaştırarak güce ulaştıklarını fark ederler.

Ortalama insan doğasını, yakın ve uzak dünya tarihindeki savaşları, soykırımları ve vahşetleri inceleyerek bile kötü olarak tanımlamak pek yanlış olmasa gerek. İnsan doğasının bu yanı artı ürüne sahip olarak güce ulaşan insanları kendi toplumlarında egemen haline getirdi. Her egemenlik sahibi varlık gibi onlar da doğaları gereği bu düzeni korumak ve devamını sağlamak adına mevcut statükoyu koruyacak bir düzene ihtiyaç duydular. 

John Locke ’un sözleşme görüşü olan toplumsal bir uzlaşıdan ziyade evrimsel bir yaklaşım ile toplumda daha güçlü bir konumda olanların kendi aralarında bir uzlaşısı ve güçsüzlere dayatılan bir düzen olarak görmek realiteye daha uygundur. Burada insanın doğasına dair bakış açısı son derece önemli olmak ile beraber insan doğasını kötü gören Thomas Hobbes gibi düşünürler yine de bir uzlaşı ile devletin ortaya çıktığını ileri sürer. Elbette burada bahsedilen devlet çok daha ilkel bir yapıda olup günümüz toplum ihtiyaçlarına cevap vermekten uzak bir basit yapılanmadır.

            Devlete dair ortaya atılan onlarca görüşün yanı sıra ideal yönetim ve yöneticinin nasıl olmasının gerektiği de siyaset ve kamu felsefecilerini oldukça meşgul etmiştir. Platon’un filozof yöneticileri, Aristoteles’in çoğunluğa sahip muhafazakâr orta sınıfı, Montesquieu’nün hukukun üstünlüğünü kabul eden eşitlikçi Cumhuriyeti... Gibi binlerce yıldır büyük düşünürler ve fikir insanları tarafından çeşitli kuramlar ileri sürülmüştür. İdeal yöneticiye dair düşünceleri ile bir düşünür vardır ki çağdaşlarının arasından sıyrılır. O kendinden öncekilerden ve yüzlerce yıl sonra bile sonrakilerden çok daha farklı bir şekilde gerçekçi olup insan doğasına en uygun gerçekçi bir yaklaşım ile ideal hükümdarın özelliklerini verecektir. Niccolo Machiavelli Rönesans düşünce ve sanat hareketinin en önemli aktörlerinden birisidir. Machiavelli 1469 yılında Floransa'ya altın çağlarını yaşatan Lorenzo’de Medici’nin hükümdarlığı döneminde Floransa da bir hukukçunun oğlu olarak dünyaya gelmiştir. 1492 yılında muhteşem Leno’nun ölmesi ile beraber Girolamo Savanarola Florensa’nın yönetimini ele geçirmiş ve Mediciler ülke yönetiminden el çektirilmiştir. Bu dönemde Machiavelli genç denebilecek bir yaşta Floransa Cumhuriyeti Şansölyelik ikinci sekreteri olmuş ve 14 yıl boyunca diplomatik ilişkiler yürütmüştür. Medicilerin tekrar iktidarı ele geçirmesi ile hapse mahkûm edilen Machiaevelli sonradan serbest bırakıldı ise de artık gözden düşmüş bir diplomat düşünür olarak damgalandı. Yaklaşık 8 yıl boyunca yoksulluk ile mücadele ederek zar zor hayatta kalan Machiavelli bu dönemde tekrar yüksek mevkili görev alabilmek için çaba göstermiş en önemli eseri ‘’Prens’’ i bu dönemde kaleme almıştır. Sonrasında tekrar yönetim şekli değişen Floransa da Cumhuriyetçiler yönetimi ele geçirmiş ve Machiavelli görevden alınarak 1527 senesinde sefalet içerisinde ölür.

Niccolo Machiavelli’nin hayatı boyunca en önemli eseri olarak kabul edilen ‘’Prens’’ 1519 yılında yazılır ancak ölümünden 5 yıl sonra 1531 yılında basılır. Basıldığı zamanda herhangi bir heyecan veya yankı uyandırmaz hatta ilerleyen yıllarda çok sert bir şekilde eleştirilir hatta despot otoriter yönetimler ve yöneticilerin günah çıkarmak için hedefi haline gelir. Bir eseri tam anlamı ile kavrayabilmek hedeflediği temel düşünceyi, oluşturmak istediği algıyı, eleştirdiği veya çürütmek istediği karşıt düşünceyi çözümleyebilmek ve sağlıklı genel kapsamlı bir fikri faaliyetler zinciri için incelenmesi gereken birçok unsur vardır. Şüphesiz ki bunlardan başında yazar gelmektedir. Yazarın hayatına, düşüncelerinin geliştiği çağlara batığımızda oldukça çalkantılı dönemlerden geçtiği görülür. Özellikle Rönesans akımlarının sanatta olduğu kadar düşünce sistemlerinde de büyük değişikliklere yol açtığı ve olağanüstü gelişmelere gebe olan artçı sarsıntılarının yüzlerce yıl sonra bile toplumlarda büyük değişikliklere yol açtığı düşünüldüğünde dönemin özelliklerinin yazar üstündeki etkilerinin yadsınamaz bir gerçek olduğu görülür.  

Önemle üzerinde durulması gerekilen bir husus da dönemin siyasi ve toplumsal ve sosyokültürel yapısının yazar üzerindeki etkisidir. Rönesans İtalya’sı oldukça hareketli bir siyasi gelişmeler silsilesine, dinamik ve köklü değişimlere açık bir toplumsal yapıya sahiptir. Rönesans ile yalnız sanat alanındaki gelişme ve yenilikleri kastetmek onun etkilerini ve toplumdaki yerini kısıtlamak büyük bir hatadır. Örnek vermek gerekirse Rönesans bilim insanlarından Nicolaus Copernicus’in güneş sisteminin gerçekte nasıl işlediğine dair buluşu ilerleyen yıllarda geliştirilerek kabul edildiğinde kiliseye dair güven oldukça zedelenmiştir. Elbette bu durumunda sosyolojik olarak dönemin toplumsal tabanında birçok etkisi olmakla beraber günümüz Avrupası için konuşmak gerekirse sekülerlik ile bile bağdaştırılabilecek bir dizi etkileri olmuştur. Şüphesiz Rönesans da öncelikle kendini sanatta göstermiş ardından birçok alanda gelişmeyi beraberinde getirmiştir. Kanımca düşünce ve bilim nezdinde Rönesans’ın altın çağı, Reform hareketleri ve bu hareketlerin sonuçları ile zirve yaptı. Reform hareketlerini de Rönesans gibi yalnız dini alanda yaşanılan bir çatışma (Ortodoks mezhebinin ortaya çıktığı bir Büyük Şizma gibi) olduğunu farz etmek bu köklü değişikliklere yol açan olguyu, kendi alanı ile sınırlı basit bir düzlemde ele almak olur ve elbette böyle sığ bir düşünce birçok gerçeğin gözden kaçması ile sonuçlanır. Yeni Çağ da Orta çağ Skolastik düşünce sisteminin etkileri hâlen hissedilse de Reform hareketleri ile paralel Alman prensliklerinin Katolik kilisesinden bağımsız olarak açtığı üniversiteler, Avrupa’nın deney ve gözlemi temel alan, akılcı ve eleştirel bilimsel metodun gelişimini hızlandırmıştır. Papalık devletinin tekelinden çıkan eğitim ve bilim yuvaları bağnazlıktan kurtularak İtalyan Rönesans'ı dâhil olmak üzere bilim ve düşünce alanında Avrupa Rönesans’ını tetikleyen baş faktörlerden olmuştur. 

Rönesans öncesinin felsefeci, düşünür ve bilim insanları çoğunlukla kilise okullarında ve dönemin üniversitesi diyebileceğimiz kurumlarda, dini eğitim temelli bir yaklaşımla doğayı ve evreni açıklayan bilim çevrelerinde yetişmiştir. Bunlar Hristiyanlığın kaynaklarını kendilerine rehber edinip dini öğretilere ters düşmemeye dikkat etmiş ve düşünceleri dini temelli olmuştur. Rönesans ve Reform hareketleri ile oldukça çalkantılı ve günü gününe tutmayan bir çağ da düşünceler ve onlara hâkim akımlarda giderek evrilmekte başlangıçtaki düzensizlik kendini toparlamakta, Hümanizm ve Reformizm gibi yeni akımlar düşünürler üzerinde etkili olmaktadır. 

Söz konusu akımlar elbette tavandan tabana bir yayılım göstermemiş öncelikle kültürel bilgi ve birikimi yüksek entelektüeller arasında sonrada zamanla burjuva diyebileceğimiz yeni sosyal sınıf arasında yaygınlaşmıştır. Aslında burjuva sınıfının bu akımlar ve düşüncelerin gelişimine yönelik iki büyük etkisi olmuştur. Birincisi oldukça dolaylıdır olup ticari hayatın gelişmesi ile burjuva sınıfı zenginleşmiş ve zamanla güç odağı haline gelmiştir. Bu yeni sınıfta elbette kendini mevcut toplumsal yapılanmaya kendini kabul ettirmek için dönemin zengin aristokratları ve soylularına özenmiş onlar gibi sanata ve bilimsel çalışmalara dolaylı bir destekte bulunmuştur. İkinci etkileri zaman zaman devletler özellikle de kilise ve soylular ile çıkarları çakıştığında onların karşıtları sanat, düşünce ve bilim insanlarını desteklemişlerdir. Sadece burjuvalar değil daha önce bahsettiğim gibi Reform hareketler ile Papalık devleti ile çok ciddi ir güç mücadelesine giren Alman prenslikleri de bu tür dinamik akım ve hareketleri desteklemiştir. Martin Luther bu duruma oldukça iyi bir örnektir.

Niccolo Machiavelli’nin ‘’Prens’’ adlı eserini sağlıklı bir şekilde tahlil edebilmek için yazarın etkilenmiş olduğu akımlar ve dönemin düşünürleri üzerindeki köklü kültürel değişimlerin yanı sıra dönemin İtalya dışındaki Avrupa’sını da siyasi açıdan incelemek son derece önemlidir. 16.yy’ da artık feodal yapılar oldukça azalmış var olanlar ise güçsüzleşmiştir. Merkeziyetçi krallıkların güçlenmesi ile beraber büyük imparatorluklar kurulmuştur. Özellikle Habsburg Hanedanlığı gibi bazı hanedanlıklar evlilik yolu ile güçlü ittifaklar kurmuş miras yolu ile diğer krallıklar ve topraklar üzerinde hak iddia etmiştir. Doğu da Batıya doğru ilerlemesini sürdüren ve İlber Ortaylı gibi tarihçilerin aktardığına göre ölmeden hemen önce İtalya’ya doğru bir sefer hazırlığında olan Osmanlı İmparatorluğu, Kuzeyde küçük Alman prensliklerinden oluşan konfedere yapıya benzese de dışarıdan bir saldırı geldiğinde tek vücut haline gelebilen ve en büyük gayesi Kutsal Roma İmparatorluğu’nu kurarak Avrupa’daki tek egemen haline gelmeyi amaçlayan Germen İmparatorluğu, Batıda İtalya’yı gerek Milano’daki miras hakkını ileri sürerek gerekse iç işlerine yapılan müdahaleler ile ele geçirmek isteyen 12. Louis’in başında olduğu Fransa İmparatorluğu, Hanedanlık savaşlarına son veren ve gözünü yavaş yavaş anakaraya diken Britanya ve son olarak Güney Batıda diğerlerine nazaran giderek daha büyük bir tehlike haline gelen Aragon Krallığı…

Etrafı oldukça güçlü imparatorluklar ile çevrelenen ve kendi toprak bütünlüğü son derece tehlikede olan İtalyan yarımadasında ise siyasi durum merkeziyetçilikten oldukça uzaktır. Hemen hemen her İtalyan prensliği birbirleri ile çıkar çatışması yaşamakta sık sık savaşmaktadır. Aslında Katolik kilisenin Roma da olması avantajını kullanmaları gerekirken tam tersine Papalık devleti ile bitmek bilmeyen mücadelelere girmekteler. Kısa süren ancak çok sık gerçekleşen küçük paralı orduların yaptığı göstermelik savaşlar olsa da ortalama 50 yılda bir talan edilen şehirler ekonomilerine büyük bir darbe vurmaktaydı. İtalyan prensliklerin kendi aralarında bu iç mücadeleleri elbette yarımada ile planları olan yabancı devletlerin de iştahını kabartmakta ve bu durumu lehlerine kullanmak için fırsat kollamaktaydılar. İçeri de ve dışarı da durum bu olunca İtalyan prenslikleri hiçbir zaman aralarından birinin fazla güçlenmesine izin vermez böyle bir durum olduğunda gerekirse diğer imparatorluklar ile onları yarımadaya sokmak pahasına iş birliği yapar uzun vadede kendi sonlarını hazırlardı. Öngörülebileceği üzerine iş birliği ile İtalyan yarımadasına giriş yapan ve buradan toprak kazanan diğer imparatorluklar gözünü eski dost yeni düşmana dikerdi. Nitekim daha önce Venediklilerin daveti üzerine Lombardiya’yı işgal eden Fransa İmparatorluğu uzun süre İtalyan prenslerinin özellikle Venediklilerin başına bela olacaktı. Başka bir örnek ise Sicilya üzerinden giderek güçlenen Napoli Krallığına karşı İspanyollara destek veren İtalyan prensleri uzun yıllar üzerlerinde İspanyol baskısını hissedecekti.

Genel bir değerlendirme yapmak gerekirse Niccolo Machiavelli dönemindeki İtalya’nın durumu siyasi açıdan oldukça istikrarsız, etrafı kendi toprakları üzerinde hak iddia eden güçlü imparatorluklar ile çevrili ve iç mücadeleler ile geçmekteydi. Sıradan bir entelektüel İtalyan düşünür gibi elbette o da bunun çok tehlikeli sonuçlarının olabileceğini öngörmekteydi. Bu tehlikeler öylesine büyük ki İtalyan toprakları ebediyen kaybedilebilir düşman devletler tarafından parça parça ilhak edilebilirdi. İtalyanların asimile olup benliklerini yitirmesi, her İtalyan devletinin nihai amacı olan Roma İmparatorluğu da tarihin tozlu sayfalarında sonsuza dek yitebilirdi. Pek tabi o da tek çözümün derhal İtalyan siyasi birliğinin sağlanması, merkeziyetçi güçlü İtalyan imparatorluğunun kurularak eskisi gibi şanlı İtalyan seferlerinin Akdeniz'in her yerine yayılması gerektiğine inanıyordu.

Machiavelli’ye yönelik belki de en büyük eleştirilerden birisi onun devrin adamı olduğudur. Medicilerin tekrar gözüne girebilmek için eserini Lorenzo’de Mesihi’ye ithaf ettiği ancak beklediğini bulamadığı bilinen bir gerçek. Hatta farklı tarihlerde yazılan eserlerinde krallık ve cumhuriyetin birbirlerine üstünlüklerine dair çelişkili ifadeleri de mevcut ancak bu tutarsızlıklar aynı eserin içerisinde de var olabiliyor. Örneğin sözde Medicilerin gözüne girebilmek için kaleme aldığı, krallık yönetimini ve otoriter bir rejimi öven ‘’Prens’’te cumhuriyetler de kişilerin değil de kurumların ön plana çıktığını bu durumunda cumhuriyetle yönetilen devletlerin daha uzun ömürlü ve daha zor zapt edildiğine dair açıklamalarda bulunur. Yazarın aynı eserin içerisinde aynan iki yönetim biçimini objektif bir şekilde kıyasladığı da kabul edilmesi gerekilen bir gerçektir.

Niccolo Machiavelli’nin en önemli eseri ‘’Prens’’i anlamak ve çözümlemek için bu konjonktürler göz önünde bulundurulmalı aksi halde sağlıklı bir tahlil mümkün olmaz. Machiavelli ‘’Prens’’ ile hükümdarlara öğütler vermekte günümüzün tabiri ile onlara bir nevi hükümdarlığın kullanım kılavuzunu altın tepside sunmaktadır. Niccolo Machiavelli’de Thomas Hobbes benzeri bir distopya kurgulayarak prensin önemine vurgu yapar. Soylular ve halk arasındaki çatışmayı ve bu iki temel sınıfın doğaları gereği çatışmak zorunda olduğunu bunu engelleyebilecek yegâne unsurunda güçlü ve kurnaz ir prens olduğunu vurgular. Bu açıdan Machiavelli de insan doğasını kötü olarak görür nasıl Hobbes devleti zorunlu bir yapay siyasal aygıt olarak tanımlamışsa Machiavelli de hükümdarlık makamını böyle görür. Hükümdarlara yönetime geldiklerinde yapmaları ve yapmaması gerekenleri ve bunların sonuçlarını açıklamak ile beraber bu eseri muadillerinden ayıran nokta ise bunu yaparken herhangi bir ahlak öğretisi ile sınırlandırılmamasıdır. Hatta bir nevi savaşta her yol mubahtır anlayışının hükümdar tarafından yönetime uyarlamasıdır.  Literatürde Makyevelcilik olarak da geçen bu durum aslında göründüğü kadar basit olmayıp içerisinde derin bir tutarlılık barındırır.  Şayet hükümdar zor kararlar alıp elini kirletmekten çekinirse sonradan kirlenecek el onun düşmanlarının olup akacak kan ise hükümdar ve tebaasınındır. Kanımca bu hususu Osmanlı İmparatorluğundaki Beka ile bağdaştırmak doğru olacaktır. Devleti Aliye’nin bekası için şehzadelerin bertaraf edilmesi bu duruma iyi bir örnektir. Birçok İslam hukukçusu bu durumu ceza hukuku muhakemesine göre değerlendirdiğinde, suçun kanuni tanımındaki unsurları oluşmadan sadece tehlikenin var olabilme ihtimalinin kesinlikle hukuki olarak cezalandırılamayacağını, bunun ne İslam hukuku ile ne Türk töresine ne de evrensel hukuk kuralları ile açıklanamayacağını söyler. Şahsımca Machiavelli bir Rum devşirmesi olsaydı ancak onun gibi biri böyle bir fermanı Fatih Sultan Mehmethan’a imzalattırabilirdi.

Dünyevi hukuki kurallar, doğal hukuk olarak kabul edilen evrensel hukuk kuralları, genel ahlak ve edep kuralları ve görgü kuralları gibi çeşitli sınıf ve özelliklerdeki düzen sağlayıcı kaideler insanların dünya da hayatlarını rahat bir şekilde idame ettirebilmeleri için gereklidir. Bahsedilen bu kurallar insanların toplum içerisindeki hareketlerini sınırlar ve düzenler böylelikle dünya yaşanılası hale gelir ancak kabul edilmelidir ki bazı kriz anlarında veya uyuşmazlıklarda bu kuralların hiç biri hakkaniyete uygun kararlar vermeye yetmez. Özellikle devletlerin çıkarları söz konusu olduğunda yasa dışı, gayri ahlaki ve vicdana sığmayan durumlar ortaya çıkabilmektedir. Geçmişte bu tip durumlar çok daha sık yaşansa da günümüzde de halen mevcuttur. Niccolo Machiavelli dürüstlük aynasını insanlığa tuttu ve onlara olanı gösterdi. Kendisi ve düşünce kuramı halen çok sert bir şekilde eleştirilse de gerçekçi tutumu ile belki de ülke yönetimi söz konusu olduğunda insanın her türlü değer ve yargıdan bağımsız kararlar alması gerekiyordu. Thomas More’un çizdiği ütopik dünya da bile Ütopya’lıların kendi düzenlerinin ve devletlerinin bekası için zaman zaman ahlak dışı hareket ettikleri görülmüştür. Geçmişte ve günümüzde de-çok az bir istisna hariç olmak üzere-liderlerin yaptığının bu olduğu düşünüldüğünde Makyavelizm’i sorgusuz bir şekilde eleştiri yağmuruna tutmak ve bu düşünceyi despot yöneticilerin zalimliklerinin meşruiyetinin kaynağı olarak görmek fazla iyimserlik olmaz mı? Saf iyiliğin hüküm sürdüğü bir dünya da yaşamadığımız bir gerçek ayrıca insanlık olarak da karnemiz bir hayli kötü ancak biz gerçekçiliğe savaş açarcasına hâlen saf iyiyi amaçlıyoruz doğamıza aykırı dâhi olsa.

 

 


Sayfayı Paylaş :